Skip to content

İZ BIRAKANLAR

NİSAN 2019 SAYI: 131

DUAYEN SANAYİCİ MESUT EREN’İ KAYBETTİK

ERENSAN ISI CIHAZLARI AŞ’NIN KURUCUSU, MAİB YÖNETIM KURULU ÜYESI ALI EREN’IN KIYMETLI BABASI, MAKINE SEKTÖRÜNÜN DUAYENLERINDEN YÜKSEK MAKINE MÜHENDISI MESUT EREN’I (İTÜ 1951) KAYBETMENIN DERIN ÜZÜNTÜSÜ IÇINDEYIZ.

Manisa’nın Demirci kasabasında 6 Ekim 1926 tarihinde doğan Mesut Eren, ilkokul öğrenimini doğduğu kasabada bitirdi. 1945 yılında İzmir Atatürk Lisesinden mezun olan Mesut Eren, 1951 yılında İTÜ Makina Fakültesinden Yüksek Makina Mühendisi olarak mezun oldu. 1951 ila 1952 yıllarında Deniz Kuvvetleri Komutanlığında İnşaat Şubesi Tesisat Şefliği yapan Mesut Eren, daha sonraki yıllarda İller Bankası Temel Sondaj Şirketi bünyesinde tesisat şefliği yaptı. 1956 yılında kendi işini yapmaya başlayan Mesut Eren, kalorifer, sıhhi tesisat ağırlıklı proje ve taahhüt işleri yapmaya başladı. 1970 yılında, Ygnis AG -Luzern/ İsviçre firmasıyla Türkiye lisans anlaşmasını imzalayan Mesut Eren, önce İstanbul Çağlayan’da, daha sonra da Yenibosna’da bu firmanın kazanlarının üretimini gerçekleştirdi. 1998 yılında Yenibosna’daki fabrikaya ek olarak Yozgat’ta da bir üretim tesisi kuran Mesut Eren, 1985 yılında Kazan ve Basınçlı Kap Sanayicileri Birliğinin (KBSB) kuruluşunda da aktif görev almış ve derneğin 15 yıl Yönetim Kurulu Başkanlığını yapmıştı.

Makine Hikayeleri serisinin ikinci kitabında uzun uzun sohbet ettiğimiz Mesut Eren, kendi kişisel hikâyesini şöyle anlatmıştı:

“Manisa’nın Demirci kazasında tarımla uğraşan Hacı Ali Rıza Efendi ve Zekiye çiftinin ilk çocuğu olarak 1926’da doğdum. İlkokulu bitirdikten sonra okumaya devam etmek istedim ama o zamanlar Demirci’de ortaokul yoktu. En yakın okul 45 kilometre mesafedeki Simav’daydı. Babam, beni okula göndermek için çareler ararken, Uşak’a vaiz olarak atanan Hüseyin adlı bir arkadaşının teklifiyle Uşak’a gittim. Orta ikinci sınıftayken amcamın Ankara’ya tayini çıkınca, ben de onunla Ankara’ya gittim. Ama İkinci Dünya Savaşı başlayınca, babam beni geri çağırdı ve eve dönmek zorunda kaldım. Sonra babamın İzmir’e tayini gerçekleşince ben de ortaokulu ve liseyi İzmir’de bitirdim. Çocukluğundan beri mühendis olmak istiyordum ve 1945’te İstanbul Teknik Üniversitesi Makina Mühendisliği Bölümüne başvurdum. Kabul de edildim ancak o zamanlar makine ve elektrik okumak isteyen öğrencilerin önce sanat okullarında altı aylık bir eğitim alması ve staj yapması gerekliydi. Ben de İzmir Sanat Okulunda altı aylık staja başladım ve ilk kez burada dökümcülük, modelcilik ve tornacılık öğrendim. Stajım bitince de babam ve arkadaşım Hakkı Anter ile birlikte Bandırma Vapuruna binerek İstanbul’a gittim.”

KAMUDAN ÖZEL SEKTÖRE GEÇIŞ

1951’de İTÜ’den mezun olduktan sonra bir süre kamuda çalışan Mesut Eren, 1956’da özel sektörde şansını denemek ister. Deniz Kuvvetlerinden tanıdığı Sebahattin Sunguroğlu’ndan aldığı bazı projeleri geceleri evinde çalışır ve bir elektrikçi arkadaşıyla Karaköy’de Kayini Han’da küçük bir yazıhane tutar. Kapalıçarşı’dan ve bitpazarından satın alınan bir masa ve sandalyelerle yazıhaneye yerleşen Mesut Eren, ilk firmasını da kendi adıyla böylece kurmuş olur. Ancak Mesut Eren’in kamudan özel sektöre geçişini, eşi Nezahat Eren hanımefendi, “Ben çocukken babam erkenden işe gider, gece yarısında işten dönerdi. Ben babamı göremedim, sen neden böyle yaptın? Senden kürk manto mu istedim, daireler, mücevherler mi istedim?” sözleriyle sitemkâr karşılar.

“YGNIS” KAZANLARI DÖNÜM NOKTASI OLUR

Mesut Eren, özel sektördeki ilk işini, evini ipotek göstererek katıldığı İstanbul Üniversitesinin kalorifer ihalesinden alır. Sonraki yıllarda, aldığı bir projedeki aksaklıklar sonucunda, kazan imalatını ihale ettiği Rum asıllı bir üreticinin işleriyle de ilgilenen ve bu süreçte kazan imalatına ilgi duymaya başlayan Mesut Eren, kazan imalatına başlamaya karar verir. Böylece hem dizayn hem de üretimle uğraşarak makine mühendisi becerilerini kullanmak fırsatını yakalayabileceğini düşünen Mesut Eren’in hayatı, İsviçreli “Ygnis” marka kazanlarla tanışınca önemli ölçüde değişecektir. 1968 yılında İsviçre menşeli “Ygnis” kazanlarıyla tanışan ve verim değeri çok yüksek olan bu kazanlardan çok etkilenen Mesut Eren, o günleri, “Bu kazanlar yüzde 90 randımanlı kazan olarak tanıtılıyordu. Oysa biz okulda en yüksek verimli kazanı yüzde 75 randımanlı olarak öğrenmiştik. Bu kazan, benim tüm vizyonumu değiştirdi. İsviçre’ye gittim, inceledim. Kendi kendime, ‘Pabucumu satacağım ve bu işe başlayacağım’ dedim. Firma satış bazlı bir anlaşma yapmak istedi. Ancak o zamanlar ithalat çok zordu. Firmayı ikna ederek lisans anlaşması yaptık ve 1968’den itibaren bu kazanları Türkiye’de lisans altında imal etmeye başladık. Ygnis daha randımanlı, daha küçüktü; üretim maliyeti de diğer kazanlara göre daha ucuzdu. O zamanlar Türkiye pazarının Ygnis’ten haberi bile yoktu. Anlaşmayı yaptığımızda Kasımpaşa’da 60 metrekarelik bir dükkânda Nihat Usta ile birlikte kazanları üretmeye başladık. Nihat Usta ve benden başka kimse yoktu. Kazanların bazı kısımlarını fason yaptırıyorduk. İş için aldığım yüzde 30 avansla malzemeleri alabiliyorduk” sözleriyle anlatmıştı.

“BABADAN GÖRME KAZAN YAPAMAZ MISIN?”

Bir süre sonra 60 metrekarelik dükkâna sığamadıklarını gören Mesut Eren, Çağlayan’da 300 metrekarelik bir yere taşınır. Çalışan sayısının da hızla artığı bu dönemde, dışarıya yaptırılan işleri içeride yapmak için yeni makineler de alınır ve tamamı olmasa da birçok parçayı kendileri imal etmeye başlarlar. Bu dönemde kendi taleplerini kendilerinin yarattıklarını söyleyen Mesut Eren, “İş yerinin muhasebesi, tahsilâtı, pazarlaması, tedariki ve imalatını kendim yaptım ilk başlarda. Diğer taraftan resmi işlerde zorlanıyorduk, çünkü şartnamelerde eski sistem kazanlar tarif ediliyor, bizimkisi daha verimli olmasına rağmen şartname dışı kalıyordu. Her ne kadar teknolojik olarak tarif edilse de bürokrasi laf anlamıyor, verimlilik seviyesine inanılmıyordu. Her kazanı yapar, teslim eder ve ilk ateşlemeye ben giderdim. O sıralar üstümde müthiş bir yük vardı. 1960’ların sonları 1970’lerin ortalarına kadar zor zamanlar geçirdim. Ankara’daki bürokrasiyi, kazanlarımın verimine ikna etmem çok zordu. Bana, ‘Mesut sen babadan görme kazan yapamaz mısın? Bu yola girme, herkesin aldığı klasik kazanı yap!’ tavsiyesinde bulunan profesörlerle bürokratları ikna etmek için çokça uğraşmam gerekmişti” sözleriyle o dönemi anlatmıştı.

BIR HAYALDEN, BIR DEV YARATMAK

1972’de ilk ihracatını yapan, oğulları Ali Eren ve Haluk Eren’in de çalışmaya başlamasıyla yeni atılımları hayata geçiren Mesut Eren, üretim imkânlarını 1980’li yılların sonlarında dünyanın teknoloji seviyesiyle eşitlemeyi de başarır. Önce düşük verimli kömürleri yüksek verimle yakan, ardından Türkiye’nin doğal gaza geçişiyle birlikte bu dönemi yakalayarak en iyi şekilde değerlendiren Mesut Eren, Alman Valliant ile ortaklığa giderek önemli bir başka eşiği geride bırakır. Büyüme serüveninde krizlerle de sıkça boğuşan, sektörün Avrupa normlarında üretime kavuşması yolunda öncü adımlar atan, küçük bir yazıhaneden dünyanın 55 ülkesine ihracat yapar hale getirdiği dev firmasıyla Türkiye’nin sanayileşme serüvenine de katkıda bulunan Mesut Eren’in hayatı, aslında, kendisinin şu kısa sözleriyle de anlatılabilir: “En iyi bildiğimiz işi, aldatmadan ve aldanmadan yapmaya çalıştık.”

Türk makine sektörünün duayen isimlerinden olan Yüksek Makine Mühendisi Mesut Eren’e Allah’tan rahmet, ailesi, sevenleri ve Türk makine sektörüne başsağlığı diliyoruz.