Skip to content

FİNANS

KASIM 2018 SAYI: 126

GÜNCEL EKONOMİK ŞARTLAR VE BANKACILIK

BOĞAÇ REFİK
QNB FİNANSBANK ANKARA ULUS ŞUBE MÜDÜRÜ

BUGÜN YAŞANAN EKONOMİK GELİŞMELERİ DAHA İYİ ANLAYABİLMEK İÇİN, 2008 KÜRESEL KRİZ SONRASI DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE YAŞANANLARI İYİ ANLAMAK GEREKİYOR. 2008-2009 BÜYÜK FİNANSAL KRİZİ, 1929 BÜYÜK BUHRANI’NDAN BU YANA KAPİTALİST DÜNYANIN ATLATTIĞI EN BÜYÜK SIKINTIYDI. TÜRKİYE, ÜLKE OLARAK AZ ETKİLENMİŞ OLSA DA BU HUSUSTA ÖZEL SEKTÖRÜN BORCUNUN DÜŞÜK OLMASI, O DÖNEMDE BÜTÇE FAZLASI VERİYOR OLMAMIZ VE SIKI PARA POLİTİKASININ ETKİLERİ YÜKSEKTİ. KÜRESEL KRİZİN SEBEPLERİNDEN ÇOK, SONRAKİ UYGULAMALAR BUGÜNÜ ANLAMAK İÇİN ÖNEM TAŞIYOR.

Gelişmiş ekonomiler; başta ABD, Avrupa Birliği, İngiltere ve Japonya olmak üzere, küresel krizden hemen sonra krizin yarattığı ekonomik çöküşü toparlayıp ekonomilerini yeniden canlandırabilmek için parasal genişleme politikalarını yürürlüğe soktu. Bu uygulamaya ilk önce ABD Merkez Bankası (FED) niceliksel gevşeme (Quantitative Easing-QE) adını verdiği bir programla başladı. Onu, kısa bir arayla İngiltere Merkez Bankası (BOE) aynı adlı programla, daha uzun bir arayla Avrupa Merkez Bankası (ECB) varlık alım programları (Asset Purchase Programmes-APP) adlı uygulamayla ve gecikmeli olarak da Japonya Merkez Bankası (BoJ) varlık alım programı adını verdiği programla izledi. Böylece dünyanın en gelişmiş dört ekonomisi, küresel krizi aşmak için piyasaya likidite vermeye başladı. Küresel krizin başlangıcı olarak kabul edilen Lehman Brothers krizi çıkmadan önceki dönemde FED’in bilanço büyüklüğü yaklaşık 900 milyar dolardı. Belirtilen uygulamalar sonrasında FED’in bilanço büyüklüğü yaklaşık 4,5 trilyon dolara ulaştı. Bu süreçte FED, ECB ve BoJ’un toplam bilançoları 13 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Gelişmiş ülkeler bir taraftan piyasalara çılgınca likidite sağlarken, bollaşan likiditenin bir sonucu olarak, dünya genelinde faizler tarihi düşük seviyelere indi. Gelişmiş ülkeler ekonomilerini canlandırmak için faizlerin düşmesini desteklediler.

KÜRESEL KRİZ, BOL VE UCUZ PARA İLE AŞILDI

Küresel kriz sonrasında dünya piyasaları ve borsaları uzun vadeli yükseliş eğilimindeydi. Para bol ve ucuzdu. Faizler tarihin en düşük düzeyine gerilemişti. Böyle bir ortamda, geçen 10 yılda gelişmiş dünya borsaları yüzde 229, gelişmekte olan borsalar da yüzde 187 prim yaptı. Dünyada “bol ve ucuz para” döneminde Çin, Türkiye, Brezilya ve Güney Kore en hızlı F/X borçlanan ekonomiler olurken, finans sektörleri için kaynak bulmak hem ucuzladı hem de kolaylaştı. Bu kolaylık sayesinde gelen kaynaklar, borsa ve bono tahvil piyasalarını iyileştirirken Türkiye’nin büyümesini finanse edecek kredileri bulmayı da kolaylaştırdı. Türkiye’nin bu kadar kolay dış kredi bulabildiği ortamda, toplam dış borç stoku Merkez Bankası’nın verilerine göre 2002 yılı sonundaki 118 milyar dolardan, 2010 yılında 267 milyar dolara ve 2018 yılında 456 milyar dolara yükseldi. Tablo 1’den de izlenebileceği gibi, bu artışla birlikte dikkat çekici önemli detay ise 2010 yılında 85 milyar dolar olan kamu borcunun 2018 yılında 139 milyar dolara çıkması; 2010 yılında 169 milyar dolar olan özel sektör borcunun ise 2018 yılında 317 milyar dolara yükselmesiydi. Rakamlar, kamu borçlanmasına oranla esas borçlanmanın özel sektör tarafından gerçekleştirildiğini açıkça ortaya koyarken, Grafik 1’de, Türkiye’nin dış borcunun GSYİH’ye göre gelişimi de görülebilir. Özetle, Türkiye’nin son sekiz yıldaki büyümesinin ana finansmanı, kamu ve özel sektör borçlanması ile karşılanırken, Türkiye’nin borçlu olduğu bu 456 milyar doların alacaklısının da büyük ağırlıkla ABD’li ve Avrupalı bankalar ve kurumlar olduğunu belirtmeliyiz.

Özel sektör borçlanmasının ana aktörleri tabii ki Türkiye bankacılık sektörü oldu. Peki, bankalar bu kadar borçlanarak ne yaptı? Elbette yurt içinde kredi vererek, firma ve hane halkını finanse etti. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, 2008 yılı Eylül ayında tüm bankacılık sektörünün toplam kredi rakamı 361 milyar TL iken 2014 yılı Eylül ayında bu rakam 1 trilyon 187 milyar TL ve 2018 yılı Eylül ayında ise 2 trilyon 587 milyar TL seviyesine ulaştı. 10 yılda yüzde 617 oranında bir artış gerçekleşti!

Kredi, modern ekonomilerde damarlarda dolaşan kan gibidir. Kredi hacmi büyümeden ekonomik büyümenin imkânı yoktur. Türkiye’de kredi büyümesi sayesinde ekonomik büyümesini finanse edebildi; firmalar yatırım yaparak cirolarını yükseltti, istihdam yaratıldı, ülke zenginleşti ve refah seviyesi güçlendi.

GELİŞMİŞ EKONOMİLER LİKİDİTEYİ DARALTIYOR

Dünyada da gelişmiş ülkelerin aldığı genişlemeci politikalar sonucunda, başta ABD olmak üzere gelişmiş ülke ekonomilerinde gözle görülür düzelmeler meydana geldi. 19,3 trilyon dolarlık ABD ekonomisi, gelişmiş ekonomiler için oldukça yüksek sayılan yüzde 3,5 ila yüzde 4 büyüme oranlarını 2018 yılı içerisinde yakaladı. Türkiye ekonomisi de 2017 verilerine göre 851 milyar dolarlık büyüklüğe sahip oldu. Ayrıca ABD ekonomisi, durgunluktan tamamen kurtularak büyümeyi destekleyecek enflasyon seviyesini de yakalamayı başardı. FED, likidite programını başlatırken enflasyon hedeflemesini yüzde 2 olarak belirlemişti ve 2017 yılı itibarıyla hedefine ulaştı. Ayrıca ABD’de işsizlik seviyesi de yüzde 4’ün altında ve tarihi düşük seviyelerinde bulunuyor.

Bu gelişmelerin sonuncunda, başta ABD olmak üzere gelişmiş ekonomiler artık merkez bankaları aracılığıyla verdikleri likiditeyi daraltmaya başladı. FED, 2013 yılında ilan ettiği parasal genişleme programını 2014 yılının Ekim ayında sonlandırdı. Faizlerde yükseliş kararının yanı sıra 2017 yılının Ekim ayından itibaren dağıttığı likiditeyi geri toplamaya başlayan FED, böylece faiz yükselişinin yanına likidite azaltma anlamında parasal sıkılaştırmayı da eklemiş oldu. 2017 yılında bu yolla 30 milyar doları piyasadan geri çeken FED, 2018’de 420 milyar dolar, 2019 ve 2020 yıllarında yılda 600 milyar dolar ve 2021 yılında da 350 milyar dolar olmak üzere yaklaşık dört yılda piyasadan toplam 2 trilyon dolar çekmiş olacak.

DIŞ FİNANSMANA ERİŞİM ZORLAŞIYOR

FED’in faiz yükseltme hamlesinin yanında bu şekilde piyasadaki likiditeyi eksiltmesi, dış finansmana ihtiyacı olan gelişme yolundaki ülkelere yönelik fon akımlarını iki nedenle önemli ölçüde etkiliyor: Likidite daralıyor ve ikincisi, ABD’de faiz oranlarının yükselmesi bu fonların daha yüksek risklere katlanarak daha yüksek getiri için gelişme yolundaki ülkelere yönelmesinin çekiciliğini azaltıyor.

FED’in bir yandan faiz yükselterek bir yandan da piyasadaki parayı çekerek yaptığı sıkılaştırmaya karşın ECB, BOE ve BoJ’un faiz yükseltmeden piyasaya para sürmeye devam etmesi, dış finansmana ihtiyacı olan gelişme yolundaki ülkelerin iyice daralmasına engel oluyordu. Ancak ECB de sıkılaştırma yönünde aksiyon almaya başladı. Hatta ECB, tahvil alımlarını Aralık ayından itibaren kesme kararını almış durumda.

Küresel likiditenin azalması ve faizlerin yükselmesinin etkilerini dünya genelinde her geçen gün daha fazla hissediyoruz. Grafik 2’den de takip edilebileceği gibi, yılın başından bugüne dünya borsaları, bono ve tahvil pazarı 5 trilyon dolar piyasa değeri kaybetti.

BOL VE UCUZ PARADAN ZOR VE PAHALI PARAYA GEÇTİK

Parasal genişlemeyi ortadan kaldıran her adım, dış finansmana ihtiyacı olan gelişme yolundaki ekonomiler için daha sıkıntılı, daha maliyetli dış kaynak imkânı anlamına geliyor.

Fonlara yığılan paranın, dünyanın her bucağında ne pahasına olursa olsun getiri avladığı günler artık geride kaldı. Artık hata yapan şirket ve ülkelerin hemen cezalandırılacağı bir dünyaya girdik.

Özetle, dünyada bol ve ucuz para döneminden, zor ve pahalı para dönemine geçtik. Unutulmamalı ki Türkiye, küresel likidite bolluğundan gelişmekte olan ülkelerle birlikte nasıl olumlu etkilenmişse, bu likiditenin daralmasında da olumsuz etkilenecek ve aslında güncel olarak da etkilenmeye devam ediyor. Buraya kadar belirtmeye çalıştığım ana husus; güncel olarak yaşadığımız ekonomik gelişmelerin sadece bizimle, Türkiye ile ilgili olmadığı ve aslında aynı ligde yer aldığımız tüm gelişmekte olan ülkelerle benzerlik gösterdiğidir. 2013 yılındaki FED politika değişikliğinden itibaren gelişmekte olan ülkelerin bir kısmı, özellikle yüksek olan cari açıklarını düşürerek ve uzun vadeli radikal önlemler alarak bu sıkılaştırma dönemine hazırlıklı girdi. Türkiye’nin küresel gelişmeleri diğer gelişmekte olan ülkelerin pek çoğundan daha şiddetli yaşamasının nedeni, küresel konjonktür değişikliğine ek olarak cari açık, enflasyon, dış borç gibi kendine ait yapısal sorunlardan kaynaklanıyor. Türkiye, 2008-2017 yılları arasında toplam yaklaşık 450 milyar dolar cari açık üreten ve bu açığı küresel bol likidite ve düşük faiz ortamında rahat finanse edebilen bir ülke. Ancak küresel koşulların değişmesi, Türkiye için de oyunun kurallarını değiştirmeye başladı ve güncel koşullarla karşı karşıya kaldık. Küresel konjonktür ve Türkiye’nin kendi koşullarının yurt dışında nasıl algılandığını, ne boyutta değiştirdiğini en etkili şekilde Türkiye CDS’leri üzerinden görebiliriz. CDS, Credit Default Swap’ın kısaltılmış halidir. Türkçeye çevirmeye çalışırsak “kredi riskinin devredilmesi” gibi bir anlamla karşılaşıyoruz. Bu anlamıyla CDS, Kredi Temerrüt Sigortası olarak da kullanılabiliyor.

Bu yılın başında 165 seviyesinde olan Türkiye’nin CDS prim seviyesi 550 tavan seviyesine kadar çıktıktan sonra güncel olarak 400’lü seviyelerde ilerliyor. Yıl başından bu yana iki kattan fazla bir artış yaşanmış durumda.

CDS’lerin yükselmesini, dışarıdan kullandığımız kredilerdeki maliyet artışı için de önemli bir gösterge olarak kabul edebiliriz. Yani zaten küresel olarak artan faizlere ek olarak yıl başına göre ödeyeceğimiz risk primi de ciddi oranda artmış durumda. Bu durum ise 2009-2017 döneminde sürdürülen ucuz borçlanmaya dayalı büyüme modelinin sürdürülmesinin artık mümkün olmadığını gösteriyor.

KATMA DEĞERLİ ÜRETİM İHRACAT VE REKABETLE GÜÇLENEBİLİRİZ

Tüm bu küresel ve Türkiye adına yerel makro ekonomik gelişmeler ışığında, biraz da bankacılık ve kredi sisteminin nasıl etkilendiğine bakalım. Öncelikle şu anda Türk bankacılık sektörünün hala güçlü bilançolara sahip olduğunu ve sistemle ilgili bir sıkıntıları olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Bununla birlikte bankaların likiditeleri ve kredi verme iştahlarını etkileyen unsurlar bulunuyor:

• Artan yurtdışı borçlanma maliyetleri.

• Yurt dışı borçlanma imkânlarının zorlaşması (2018 yılı ilk dokuz ayında bankaların dışarıdan net F/X borçlanması 9 milyar dolar azaldı).

• Ülke olarak tasarruf oranlarımızın düşük olması nedeniyle kredi hacminde artış sağlanabilmesinin yurt dışı kaynaklara bağımlı olması.

• Ortalama vadeli mevduat vadelerinin kısalığı.

• Konkordato ve yapılandırma taleplerinin banka likiditelerini olumsuz etkilemeleri.

• Takipteki alacakların artması.

Bu gelişmeler sonucunda kredi pazarındaki güncel gelişmelere de bakalım. Öncelikle söyleyebiliriz ki kredi büyüme hızı ve yıllık kredi değişimlerinde ciddi düşüşler yaşanıyor.

Merkez Bankası verilerine göre, Ağustos 2018 sonunda bankacılık sisteminin 2,5 milyar TL’ye ulaşan yurt içine kullandırılan kredi tutarı 2 Kasım’da 2 trilyon 316 milyar TL’ye indi. Kur etkisi de bulunmakla birlikte, kredilerin Ağustos ayı sonuna göre düşüşü ise 230 milyar TL’yi buluyor. Bu da kredi stokunun yüzde 9’una karşılık geliyor.

Bankaların sorunlu kredilerindeki artış da maalesef hızlanıyor. Bu da banka likiditelerini ve kredi verme iştihanı etkileyen bir başka faktör. Yaşadığımız sıkıntılı günlere rağmen Türkiye’nin bu durumu da atlatacağına ve sınırsız potansiyelimize yürekten inanıyorum. Bunun için sistemin önemli oyuncularından bankalara da firmalara da önemli görevler düşüyor. Dünyada bol ve ucuz para döneminden, zor ve pahalı para dönemine geçtik. Konjonktür değişikliğini anlamak ve uyum sağlamak zorundayız. Daha önce yaşadıklarımızdan farklı olarak bu kez bunalımdan çıkarken FED ve ECB’nin piyasadan dolar ve euro likiditesini çektiği bir ortamla boğuşacağız. Geçmişte, ülke, firma veya şahıslar olarak hata yapsak bile küresel likiditenin bolluğu nedeniyle kaynak bulmakta zorlanmıyorduk. Önümüzdeki dönem ise hatayı daha az tolere eden ve işlerini daha iyi yönetenlerin kaynaklara ulaşabileceği bir dönem olacak. Yaraları belirlemek ve iyileştirmek zaman alacak. Bu da daha uzun vadenin işi ve yapısal önlemlerin, reformların yapılmasını gerektiriyor.

Toplam kredi piyasasının geçtiğimiz 10 yıldaki gibi büyümesi beklenmiyor ve yaşanan gelişmeler, bankaları ihracat ve turizm gibi döviz girdisi sağlayan sektörlere yöneltti. Pek çok firmanın da yurt dışı ticaret imkânlarını yükseltmeye çalıştığını mutlulukla izliyoruz. Geçmiş ekonomik krizler de göstermiştir ki ihracat bağlantısı olan firmalar krizleri daha kolay atlatabiliyor. Ülke olarak kalkınabilmek için ihracatımızı yükseltirken, ihracatımızın katma değerini de yükseltmemiz gerekiyor. Güncel ekonomik gelişmeler çerçevesinde doğru dersleri alarak; daha çok üreterek, daha çok ihracat yaparak, küresel rekabet gücümüzü yükselterek, bunlar için gerekli yapısal reformları yaparak Türkiye’nin hak ettiği güzel günleri göreceğine ve belirli sürelerde karşımıza çıkan ekonomik bunalımları bir daha yaşamayacağımıza inanıyorum.

Bu vesileyle de üreten, ihracat yapan, istihdam yaratan ve vergi ödeyen herkesin önünde saygıyla eğiliyorum.