Skip to content

MAKALE

TEMMUZ 2018 SAYI: 122

Gündem Dünya’da Korumacılık, Türkiye’de İse Ekonomi Politikaları

2018 YILININ İLK YARISINI GERİDE BIRAKTIK VE İKİNCİ YARISINA BAŞLADIK. YILIN İKİNCİ YARISININ BAŞINDA DÜNYA EKONOMİSİNDE GÜNDEM KÜRESEL TİCARETTEKİ KORUMACILIK; TÜRKİYE’DE İSE SEÇİMLER SONRASI UYGULANACAK EKONOMİ POLİTİKALARI OLARAK ŞEKİLLENİYOR.

ABD’nin tutumu yüzünden dünya ticareti üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başladı. ABD’nin yeni yönetimi, 1980’lerden itibaren oluşturulan serbest ticaret kuralları ve mevcut anlaşmalara rağmen giderek korumacı ve kısıtlayıcı bir ticaret politikası uygulamaya yönelerek ticaret savaşlarının fitilini ateşledi.

Dünya, 1973 yılında yaşanan petrol krizi ve sonrasında yaşanan uzun süreli stagflasyon döneminden yeni liberal politikalarla çıkabildi. ABD’de Reagan, İngiltere’de ise Thatcher bu politikaların öncüsü olarak piyasa ekonomisini ve daha da önemlisi serbest ticareti benimserken, bu çerçevede, dünya ticaretinde serbestleşmeyi öngören çok taraflı ticaret görüşmelerine de hız verildi. 1989 yılında ise Doğu Bloku’nun çökmesiyle birlikte Washington, tüm dünyada serbest piyasa ekonomisi ve serbest ticareti adeta tek seçenek haline getirdi. Eski Doğu Bloku ülkeleri başta olmak üzere çok sayıda ülke, ticari ve finansal açıdan küresel pazarlarla bütünleşmeye yöneldi.

ÇOK TARAFLI TİCARET ANLAŞMASI DÜNYA TİCARETİNDE SIÇRAMAYA YOL AÇTI

Çok taraflı ticaret görüşmelerinin nihayete ermesiyle, 1995 yılında, kotaların ve tarifelerin kaldırılmasını hedefleyen GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması- General Agreement on Tariffs and Trade) anlaşmasının yürütülmesi için, Dünya Ticaret Örgütü kuruldu. 2005 yılından itibarense dünya ticaretinde büyüme giderek hızlandı. Çok taraflı bu anlaşmanın ardından bu kez bölgesel ticaret anlaşmaları öne çıkmaya başladı. Trans Pasifik Ticaret Otaklığı ile Trans Atlantik Ticaret Ortaklığı gibi iki büyük bölgesel ticaret ortaklığı oluşturulması konusunda önemli yol alındı. Dünya ticaretinin serbestleşme döneminde bir başka önemli gelişme daha yaşandı: Gelişmiş ülkelerin sanayide üretimi azaltması ve sanayinin gelişen ülkelere kayması. Gelişmiş ülkeler kendileri üretmektense daha düşük maliyetlerle üretim yapan ülkelerden hem nihai ürünleri hem de ara malı girdilerini tedarik etmeyi tercih etti. Küresel ölçekte ticaretin serbestleşmesi de buna olanak sağladı.

Bu eğilimler sonucu dünyada iki ana grup oluştu. Bunlardan ilki, başta ABD olmak üzere İngiltere, Avustralya, Kanada gibi yüksek cari açık veren gelişmiş ülkelerdi. Diğer yanda ise Çin Almanya, Japonya, Güney Kore gibi yüksek cari fazla veren ülkeler yer aldı. 2008 küresel krizinden sonra da bu dengesizlik büyük ölçüde devam etti. ABD, küresel kriz sonrası uyguladığı genişletici politikalarla hem kendi ekonomisinde yeniden büyüme ve istihdamı sağladı hem de dünyanın geri kalanı için de talep yaratarak, krizden çıkışa katkı verdi. Küresel kriz sonrası iki dönem görev yapan Obama yönetimi, ticaretin daha da serbestleşmesinden yana politikalar uyguladı.

ABD’DE YENİ YÖNETİM SERBEST TİCARETE KARŞI ÇIKIYOR

2016 yılında ABD Başkanı seçilen ve 2017 yılında göreve başlayan Trump ise serbest ticaretin ABD için daha adil hale getirilmesi politikasını ilk günden uygulamaya koydu. Trump yönetimi, ilke olarak serbest ticarete karşı değil ancak mevcut tüm ticaret anlaşmalarının ABD aleyhine olduğunu düşünüyor. Trump yönetimi bu çerçevede ilk iş olarak Trans Pasifik Ticaret Ortaklığı anlaşmasından çekildi. Aynı şekilde Trans Atlantik Ticaret Ortaklığı görüşmeleri de buzdolabına kaldırıldı. Kanada ve Meksika ile yapılan NAFTA anlaşmasını ise yeniden müzakere etmeye başladı.

Trump yönetimi, serbest ticareti tehdit eden asıl önemli adımları ise son iki ay içinde attı. ABD, öncelikle Çin’e karşı geniş bir ithalat vergisi uygulaması başlatırken, Çin de karşı adımlarla buna cevaplar verdi. ABD ve Çin, karşılıklı yeni koruma önlemleri almaya da devam ediyor. ABD ayrıca, Kanada, Meksika ve AB ülkelerine bazı metal ürünlerinde ithalat vergisi uygulamaya da başladı ve bu ülkelerin tepkisini de hızla üzerine çekti. Yine ABD, AB ve Asya’dan ithal edilen otomobiller için de soruşturmalar başlatmış durumda. ABD son olarak, Çin’in ABD’de ileri teknoloji ithalatı ve yüksek teknolojili şirketleri satın almasına da yasaklar getirdi. Diğer yandan ABD, İran’a da yoğun yaptırımlar uygulayacak. Bu çerçevede ABD ile müttefikleri ve dünyanın geri kalanı arasındaki derin görüş farklılıkları, küresel serbest ticaret üzerinde kara bulutların dolaşmasına yol açıyor.

YENİ SİSTEMİN MAKİNE SEKTÖRÜNE OLASI ETKİLERİ

Küresel ticarette uygulamaya konulan korumacılık adımlarının dünya ekonomisi ve ticaretine şimdilik sınırlı etkileri olacak. Ancak ABD ve Çin’in en az 200 milyar dolarlık yeni ticarete karşılıklı olarak koruma önlemi uygulamaya başlaması ve ABD’nin otomotiv ithalatına da koruma önlemi alması halinde, ticaret savaşları gerçek anlamda başlayacak. Böyle bir durumda dünya ekonomisi ve ticaretinde büyümenin önemli ölçüde yavaşlaması kaçınılmaz hale gelecek. Özel sektör yatırımları ve özellikle yeni kapasite yatırımları, 2008 küresel krizinden sonra ilk kez hızlı bir toparlanma sürecine girmişti. Dünya ekonomisi ve ticaretinde görülecek bu yavaşlama, sanayi, inşaat ve alt yapı alanındaki yatırımları da yeniden durgunluğa itecek. Bu koşullarda makine talebinin de önce yavaşlaması ve sonrasında azalması olasılığı yüksek olacak.

TÜRKİYE’DE EKONOMİYE İSTİKRAR PROGRAMI GEREKİYOR

Türkiye, önemli bir seçim sürecini geride bırakarak yeni bir yönetim sistemine kavuştu ve bu sistemi hayata geçirdi. Şimdi, “ekonomi için hangi sistem daha iyidir” tartışması yapılabilir. Ancak Türkiye ekonomisinin acil önceliği bu tartışma değildir. Acil önceliğimiz, ekonomide istikrarı yeniden sağlayacak bir programın uygulanmasıdır. Türkiye’nin tüm makroekonomik dengeleri ve mali göstergelerinde önemli bozulmalar yaşanıyor. Enflasyon, cari açık, bütçe açığı, faizler ve Türk Lirası’nın geldiği seviye, 2002 yılından bu yana karşılaşmadığımız bir noktada.

Artık bunun nedenlerini de tartışarak kaybedilecek zaman kalmadı. Önemli olan, önceliğin ekonomide bozulan dengelerin iyileştirilmesine verilmesi ve bunun için gerekli bir istikrar programının uygulanmasıdır.

Türkiye ekonomisi, 2002 yılından sonra çok önemli bir fiyat ve finansal istikrar sağladı ve yaklaşık 25 yıl yüksek enflasyonla yaşayan iş dünyası, enflasyonsuz döneme hızla ayak uydurdu. Ancak şu anda içinde bulunduğumuz koşullarda reel sektör, bu kez unuttuğu yüksek enflasyon ve yüksek faizi yeniden hatırlıyor. Alışılan istikrarlı 15 yıldan sonra reel sektör bu kez de yeni koşullardan olumsuz etkileniyor. Ayrıca döviz borcu ve döviz pozisyon açığı olan reel sektör firmaları, artan döviz kurları nedeniyle sıkıntı çekiyor. Bu firmaların borç yapılandırma talepleri de mali sektörü zorluyor.

YENİ İSTİKRAR PROGRAMINDA NELER YER ALMALI?

Öncelikle şu görüldü ki piyasalar ve ekonomi aktörleri ekonomide, yöneticilerden çok uygulanacak politikaları bekliyor. Nitekim açıklanan yeni kabine, piyasalar tarafından temkinli karşılandı. Bu nedenle bir an önce bir yıllık bir istikrar programı hazırlanarak uygulanmalı; böyle bir programın dört ayağı olmalıdır. İlk ayağı, enflasyonla mücadele ve fiyat istikrarıdır. İkinci ayağı, bozulan diğer makroekonomik dengelerin iyileştirilmesidir. Üçüncü ayağı, reel sektördeki döviz borçlusu firmalar için bir yeniden yapılandırma programı uygulanmasıdır. Dördüncü olarak ise yabancı sermayeye güven verecek hukuki düzenlemelerin yapılmasıdır.

Hedefleri belli böyle bir program açıklanırsa kısa sürede sağlanacak güven ve iyileşecek beklentiler, piyasaları da olumlu etkileyecektir. Eğer ekonomide fiyat istikrarı, finansal istikrar ve sürdürülebilir büyümeyi sağlayacak bir istikrar programı uygulanmaz ve öncelik, ne olursa olsun hızlı ekonomik büyüme olarak belirlenirse, ekonomide daha büyük sıkıntılar yaşanacaktır. İstikrar programının hedefleriyle hızlı büyümeye yönelik politikaların da aynı anda uygulanması, yine yeni sıkıntılar yaratacaktır. Bu nedenle, öncelikle böyle bir programla istikrar sağlandıktan sonra Türkiye hızlı ve sürdürülebilir bir büyüme gösterecektir. 2002 yılında uygulamaya konulan istikrar programı bunun en iyi örneğidir. Nitekim bu programın başarıyla uygulanmasının ardından ekonomi dört yıl boyunca ortalama yüzde 7-8 arasında büyümüştü.

İSTİKRAR PROGRAMININ MAKİNE SANAYİSİNE ETKİLERİ

Türkiye’de makroekonomik dengelerin bozulması, finansmana erişimin zorlaşması, beklentilerin zayıflaması ve faiz oranlarının yüzde 20’leri aşmasıyla birlikte, yeni yatırımlar için gerekli koşulların dış talep haricindeki büyük bölümü olumsuz hale geldi. Buna bağlı olarak yatırımlar ve makine talebi de ikinci çeyrekte yavaşladı. Uygulanacak istikrar programı, sıkılaşma politikalarıyla ilk bir yıl özellikle iç talepte bir yavaşlamaya yol açacak olmakla birlikte, kısa sürede makro göstergelerde sağlayacağı iyileşme, beklentilerdeki toparlanma ve enflasyonla faizleri düşüş eğilimine sokması; yatırımlarda ve makine talebinde yeniden artışa yol açacaktır. Bir istikrar programının uygulanmaması halinde ise kalıcı hale gelecek yüksek enflasyon ve faizler, yatırımları engellemeye devam edecektir.

TEK ÇIKIŞ YOLU İHRACAT

Ekonomide bir istikrar programı uygulanması halinde, ilk bir yıl içinde sıkılaşma tedbirleri ile iç piyasalarda yavaşlama olacaktır. İstikrar programı uygulanmadan büyümeye öncelik verilmesi halinde ise piyasaların vereceği sert tepkiyle ekonomide ani bir durgunluk yaşanma olasılığı çok yüksek olacaktır. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, önümüzdeki bir yıl içinde ihracat en önemli çıkış yolu olacaktır. Makine sanayisi de bu nedenle ağırlığını daha çok ihracata vermelidir. Ancak ihracatta performansın artırılması için de kamunun acilen atması gereken adımlar bulunuyor. Öncelikle döviz kurlarında veya Türk Lirası’nda istikrar sağlanması gerekiyor. Ayrıca ihracat kredi olanakları genişletilmeli, ihracatçıların birikmiş KDV alacakları ödenmeli veya teminat olarak kullanılmalıdır. İhracatçılar üzerindeki kamu ve bürokrasi yükleri de azaltılmalıdır.