Skip to content

ARAŞTIRMA

EYLÜL 2015 SAYI: 88

Kıvılcımdan Volkana: Bir İdeale Adanmış Yaşamlar - II

Sizi bir kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olup dönünüz!” Yetenekli öğrenciler Atatürk’ün bu sözleriyle Avrupa’nın çeşitli ülkelerine uğurlanır. Amaç, Cumhuriyetin kalifiye eleman ihtiyacına cevap bulmak ve Batı tarzında eğitim almış yeni bir nesil yetiştirmektir. 1925-1945 yıllan arasında çeşitli branşlarda Avrupa’da eğitime gönderilmiş 40 kişi arasında Türk sanayisinin gelişimine öncülük etmiş isimler de buluyor. Moment Expo’nun Ağustos sayısında birçoğu aramızdan ayrılmış olan bu isimlerin yaşam öykülerine yer vermeye çalıştık.

SEDAT ERSOY

YAPI MAKİNE MÜHENDİSİ 1938-1944, ALMANYA

Sedat Ersoy, 1920 yılında Konya Akşehir’de doğdu. İlköğrenimini 1927-1935 arasında Akşehir’de tamamladı. Liseyi 1935-1938 yılları arasında Konya’da okudu. 1939’da Maarif Vekaletinin açtığı Avrupa imtihanını kazanarak Almanya’ya makina mühendisliği tahsili için gönderildi. 1944 yılında Almanya’dan döndükten sonra bir yıl İTÜ Makine Mühendisliği Fakültesinde asistanlık yaptı. Ardından İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesinde Yapı Makineleri Asistanlığına başladı. 1950’de yapı makineleri konusunda doçentlik tezini verdi. İTÜ’deki öğretim üyeliği görevini sürdürdüğü sırada 1959-1961 yılları arasında yeniden Almanya’ya gönderilerek Aachen’de eğitim gördü. 1961’de İTÜ İnşaat Fakültesinde profesör oldu. 1987’ye kadar bu görevini yürüten Ersoy, aynı tarihte yaş haddinden emekli oldu. 1997’ye kadar İTÜ’de ders vermeyi sürdüren Sedat Ersoy’un yapı makineleri üzerine hazırladığı çok sayıda kitap bulunuyor.

“Vapurla Köstenceye , Trenle Berlin’e”

Türkiye’nin ilk yapı makine mühendislerinden biri olan Sedat Ersoy Almanya’da yiyeceğin, giyeceğin, yolculuğun karneyle yapıldığı öğrencilik günlerini şöyle anlatıyor: “Liseyi bitirince tıbba kaydoldum. Pekiyi dereceyle liseden mezun olduğum için kaydettiler ama ben Yüksek Mühendis Okulunun imtihanına da girdim, onu da kazandım. Birkaç ay sonra Avrupa imtihanı açıldı. Vefa Lisesinde Maarif Vekaleti yaptı sınavı. O zamanlar Milli Eğitim Bakanlığı her yıl Avrupa’ya öğrenci göndermek için sınav açıyordu. Arkadaşların çoğu heves ederlerdi. Ben de hemen müracaat ettim ve kazanınca Tıbbiye’yi de, Yüksek Mühendislik Okulunu da bıraktım. Almanya’ya gönderdiler. İlkokul öğretmeni olan babam beni sürekli teşvik etti. Yani genç yaşta yabancı ülkeye gitmemde mahsur görmedi. “Tesadüfen yedi arkadaş aynı yolun yolcusuyduk milli olarak. İstanbul’dan vapurla Köstence’ye, oradan trenle Berlin’e gittik. Talebe müfettişiyle buluştuk. Önce, Almancamızın nasıl olduğunu sordu. Maalesef lisede Fransızca okuduğumuz için hiçbirimiz Almanca bilmiyorduk; ama şart da koşmamıştı Milli Eğitim Bakanlığı Almanya’ya gönderirken. ‘Önce Almanca öğreneceksiniz’ dediler. Almanca öğrenmek için de Heidelberg’i tavsiye ettiler, Heidelberg’de yedi-sekiz ay Almanca çalıştım. Epeyce öğrendim, ondan sonra pratik yapıp, biraz daha ilerletip çalışma yaptım. Makine mühendisi olabilmek için belirli fabrikalarda staj yapmak gerekiyordu altı ay. Bu altı aylık stajı yapınca üniversitelerin açılış tarihi geldi. Berlin’de okuyacaktım aslında; ama zaman farkından kabul etmediler. Ama öğrendik ki Dresden kabul ediyormuş bunu. Bir arkadaşla beraber gittik Dresden’e. Önce teknik üniversiteye başvurmak için müracaat ettik. Tesadüf o tarihte yahut bir gün evvel bir vaka olmuş, bir olay çıkmış, içeri almıyorlardı. Ve bizi de yabancı olarak görünce şüphelendiler bizden; ‘Nedir istediğiniz, ne yapıyorsunuz?’ dediler. Sorguya tutulduk. Fakat bir şey bulamadılar, serbest bıraktılar. Ertesi gün gittik, Dresden Yüksek Mühendis Mektebine kaydımızı yaptırdık ve başladık. Orada bir ailenin yanında oda tuttum. Maarif Vekaleti 87 lira harcırah gönderiyordu. Almanlar, yaklaşık iki katını verirlerdi teşvik etmek için talebelerini.

“Dresden Bombardımanında Çok Türk Öğrenci Kaybettik ”

Almanya’yı her bakımdan takdir ederdik. Yalnız acı tarafı, biz orada başladıktan beş-altı ay sonra harp çıktı. Harp çıkınca Milli Eğitim Bakanlığı, harp içinde okumaya bizi mecbur etmek istemediği için çağırdı, ‘Geri geleceksiniz!’ dedi. Trenle döndük fakat Almanlar savaşa rağmen üniversitelerde tahsil aksamadan yürüyecek diye Milli Eğitim Bakanlığına yazı yazmışlar. Demişler ki, ‘Sizin Türk öğrencilerin devam etmesine imkan var, gelebilirler. Alman vatandaşlarına yapılan bütün yardım, imkan onlara da sağlanacaktır’. Her şey vesikayla, yiyecek, içecek, giyecek vesikaylaydı. ‘Onlara da bu vesikaları vereceğiz’ dediler. Onun üzerine Milli Eğitim Bakanlığı bize gitmek isteyip istemediğimizi sordu. Gerçi iptal edebilirdik ama kabul ettik. Gerçekten de Almanlara yapılan bütün yardımlar her ay başında kapıya teslim edilirdi. Şu kadar ekmek karnesi, bu kadar peynir karnesi, et karnesi, elbise, çorap, ayakkabıya varıncaya kadar. Harp dolayısıyla üniversitelerin programı da hızlandırıldı; bir senede üç yarıyıl yaptık, birer aylık kısa tatiller, yani tatil yapacak zaman kalmazdı; o tatil günlerinde dahi ödevleri yetiştirmek için bazı arkadaşlarla arada buluşur, çalışırdık. Hepsini vaktinde teslim edebildik. En kısa zamanda bitirdim tahsilimi, daha doğrusu bir an evvel bitirmek için uğraştım ve bitirdim. Arada sırada toplandığımız olurdu. Ama merhabalaşmaktan ibaret, tatlı bir toplantı. Almanların bir kısmı savaşa gittiği için Alman talebeler azalmıştı, hocalarımız ilgi gösterdiler, daha fazla ilgilendiler. Bütün sorularımıza cevap verirlerdi, giderdik, problemlerimizi çözebilmek için danışmak lazım tabii, bize tavsiyelerde bulunurlardı. Aksatmadan yürüttüler ve sonuna kadar geldik, yalnız gittikçe zorlaşıyordu yaşamak. Onun üzerine Milli Eğitim Bakanlığına dedik ki, ‘Doktorayı Türkiye’de yapalım!’. Diplomayı alınca döndüm ve tesadüfen ben döndükten hemen sonra Dresden’de müthiş bir bombardıman oldu. Şehir nüfusunun beşte biri öldü. Oradaki Türk öğrenci sayısının yaklaşık beşte biri de ne yazık ki öldü. O bombardımanda üç bin uçak gelmiş 24 saat içinde, müthiş bir bombardıman. Sonradan iyi ki ben devam etmedim, diplomamı aldım, dedim. Dönüşte Türkiye’de, Almanya’dan sınır dışı edilen Musevi hocalardan birinin yanında asistanlık yaptım. Çok başarılı çalışmalara imza attık.”

SEYFETTİN SARAÇOĞLU

GEMİ İNŞA MÜHENDİSİ 1938-1944, ALMANYA

Seyfettin Saraçoğlu, 1915 yılında doğdu. Galatasaray Lisesindeki öğreniminin ardından İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi. Buradaki eğitimi sırasında İktisat Vekaletinin açtığı Avrupa sınavını kazanarak Almanya’da Gemi İnşa Mühendisliği okumak için Berlin’e gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde 1938-1943 yılları arasında eğitim aldı. Döndükten sonra Ulaştırma Bakanlığı, Saraçoğlu’nu savaş yıllarındaki ihtiyaç üzerine Denizcilik Bankası bünyesinde gemi inşaatı için görevlendirdi. Denizyolları’nda başmühendisliğe kadar yükseldi. Bu arada İstanbul Teknik Üniversitesinde doktorasını yapan Saraçoğlu, akademik kariyerinde profesörlüğe yükseldi ve bu görevinden emekli oldu. Gemi İnşaat ve Deniz Teknolojisi konusunda Türkiye’nin önde gelen uzmanlarından biri olan Seyfettin Saraçoğlu çok sayıda eser bıraktı.

“Siz de Bu Türk Gibi Çalışın”

Seyfettin Saraçoğlu’nun Almanya’daki öğrencilik günlerinde teorik eğitimin yanı sıra Hamburg’daki gemi tersanelerinde staj da yaptı. Saraçoğlu, Yahudi düşmanlığının örnekleriyle çok sık karşılaştığı Avrupa öğrenimini şöyle anlattı: “Galatasaray Lisesini bitirdikten sonra, yüksekokul eğitimi almak istedim. O zamanlar İstanbul’da mühendislik eğitimi veren Yüksek Mühendis Mektebi bir de Ankara’da Siyasal Bilgiler vardı. O iki okul, kendisine öğrenci almak için imtihan açıyordu. Önce Mühendis Mektebinin imtihanına girdim. Yatılı olarak kazandım. Babam hakimdi. Erkek olarak iki kardeşiz. Babam bizi topladı ve dedi ki, ‘Sizden ricam bir var, isterseniz bunu nasihat olarak, isterseniz vasiyet olarak kabul edin. Bütün bildiklerinizi yurttaşlarınıza aktaracaksınız!’ Sonra bana dönerek, ‘Memuriyet kazancıyla seni Galatasaray Lisesinde okuttum. Şimdi ağabeyini bu parayla Avrupa’ya göndereceğim!’ dedi. Ağabeyim Almanca biliyordu, Almanya’ya gönderdi. Ağabeyim Saim Saraçoğlu Almanya’da yüksek tahsil yaptı ve kimya mühendisliği okudu. Sonradan profesör oldu. Fakat tabii ben de de bir heves var, dış memleketlere gitme hevesi. Ama babam gönderemiyor. Bu arada İktisat Vekaletinin bursuyla yurt dışına gitmek için 1938’de Avrupa imtihanı açıldı. O zaman İktisat Vekili Celal Bayar’dı. Vefa Lisesinde imtihana gittim, gemi inşa mühendisliği imtihanıydı. Ama benim asıl isteğim mimarlıktı. Kendi kendime dedim ki; gemi inşası daha iyi, o da bir mimarlık, deniz mimarlığı sayılır. Hakikaten de başka memleketlerde, mesela Fransa’da gemi deniz mimarlığı deniyordu. Tek kişilik imtihan yaptılar, kazandım. Bu arada Mühendis Mektebinde de yani bugünkü Teknik Üniversitede üç ay okudum. Almanya’ya gitme zamanı gelince Romanya üzerinden Almanya’ya gittik. Önce deniz yoluyla Romanya’ya oradan da trenle Polonya’ya gittik. Polonya’dan da Almanya’ya geçtik. Oraya gittiğimde, ağabeyim karşıladı. Orada pansiyoner kalıyordu. Kendi pansiyonunda bana yer sağlamıştı. Ama birkaç gün sonra Almancayı öğrenmem için beni Almanya’nın bir kasabasına gönderdi. Almanya’daki talebe müfettişi, I. Dünya Savaşı’nda Türkiye’de bir Alman generalin yaveri olan birinin yanında bana yer buldu. Almanlar hiç de yoz davranmadılar, gayet olumlu bir hava içinde karşıladılar. Ben aynı zamanda hem bulunduğum ortamın içinde Almanca konuşmaya çalışıyordum, hem de okula gidiyordum. Okul da ortaokuldu. Orada Almancayı çocuklarla konuşuyordum. Ayrıca, Almanca bilimsel terimleri de öğreniyordum. Bazen hocalarım soru sorarlardı beni denemek için. Çok ilginç cevaplar verirdim ve Alman hocalar talebelere ‘İşte bakın siz de bu Türk gibi çalışın!’ derlerdi. Berlin Teknik Üniversitesinde Gemi İnşaatı Bölümüne girerken hazırlık dönemi vardı. Orada hem ilk ana bilgiler, hem de kısmen meslekle ilgili bilgiler veriliyordu. Pek çok milletten arkadaşlarımız vardı. Yunan, Bulgar, Norveçli, İsveçli birçok arakadaşla hep beraberdik. Bu camiadan herkes Atatürk’ün ölümünden sonra bana şahsen üzüntüsünü aktardı. Ancak Yunanlı arkadaş hariç. Yunanlı arkadaşımız gülerek geldi ve bana dedi ki, ‘Ha, şimdi ne yapacaksınız; Kemal’iniz yok oldu, şimdi ne yapacaksınız?’. Onun üzerine ‘Bizde Mustafa Kemaller çok yetişir. Ama sizde bir Mustafa Kemal yetişmedi!’ dedim ve ondan sonra da yüzüne bakmadım. Benden başka bir Türk öğrenci de vardı; ama o gemi makine okuyordu. Berlin’de boş kalan zamanımız oluyordu Böyle zamanlarda tiyatroya ve konserlere giderdik. Ama Almanya’nın savaşta olması tabii ki öğretimi aksattı. Uzun bir süre Almanların hava üstünlüğü vardı. Almanlar gider Londra’yı bombalardı. İngilizlerin ise hava üstünlüğü yoktu; onlar taciz uçuşları yaparlardı, çok yüksekten uçarlardı ve vuramazlardı. Ancak büyük gürültü çıkarırlardı. Bu yüzden alarm çalar, karartma olur ve sığınaklara inerdik. Ancak esasında Almanlara karşı gruptuk. Çünkü orada Almanların Yahudilere yaptığı çok şey gördüm. Yahudilere sarı bir yıldız takar, onlara hakaret ederlerdi. Ben bir Musevi’nin evinde pansiyoner olarak kaldım. Ancak pek Musevi arkadaşım olmadı. Zaten mümkün de değildi. Ben okula ilk girdiğim zaman okulun rektörünü bir iki ay sonra attılar. Neymiş? Üçüncü kuşaktan Musevi kanı varmış. O günlerde, ‘Burası benim için artık eğitim yapılamaz hale geldi’ dediğim zamanlar oldu. Ama bırakmak istemedim. Hatta babama derlermiş, ‘Yahu herkes oradan kaçıyor, bombalar atılıyor ne diye çocuğunu geri almıyorsun?’ diye. Babam da ‘Ben leyleğe taş atmadım, Allah benim çocuklarımı da korur!’ dermiş. Ağabeyim, Almanya’da harp çıktıktan sonra İsviçre’ye göçtü. Ben de Almanya’nın en büyük limanı Hamburg’ta staj gördüm.” (Kendisiyle söyleşi, Mayıs 2004)