Skip to content

ANALİZ

HAZİRAN 2018 SAYI: 121

Sürdürülebilir Büyüme İçin Nelere İhtiyacımız Var?

ALPER KARAKURT
MAKINE İHRACATÇILARI BIRLIĞI DANIŞMANI

“TÜRKİYE’NİN YENİ BİR BÜYÜME HİKÂYESİNE İHTİYACI VAR” DERKEN, ASLINDA BAMBAŞKA BİR DÜNYADAN BAHSETMİYORUZ. HEPİMİZİN DİLİNE PELESENK OLAN AR-GE, İNOVASYON, TEKNOLOJİ GİBİ KAVRAMLARI BİR ARAYA GETİRDİĞİMİZDE BU YENİ BÜYÜME HİKÂYESİ YANİ SÜRDÜRÜLEBİLİR BÜYÜME ORTAYA ÇIKIYOR. YENİ BÜYÜME HİKÂYESİNİN EN ÖNEMLİ AKTÖRLERİNDEN BİRİ OLAN VE AYNI ZAMANDA TÜM BU KAVRAMLARI DOĞRUDAN ETKİLEYEN ALAN İSE SANAYİ OLARAK KARŞIMIZA ÇIKIYOR. PEKİ, SANAYİ TÜRKİYE İÇİN NEDEN ÖNEMLİ? MEVCUT SANAYİ YAPISI BİZİM İÇİN YETERLİ Mİ? TÜM BU SORULARIN CEVABINI KISACA, KARŞILAŞTIRMALI BİR ŞEKİLDE ORTAYA KOYMAYA ÇALIŞACAĞIM.

Her büyüme rakamı açıklandığında, Türkiye’nin rekor kırdığı haberlerini bir sonraki günün basınında sıklıkla görüyoruz. Örneğin geçen yılı 7,4’lük muhteşem bir büyüme oranıyla kapatan bir Türkiye bilgisi de bunlardan biri. Hiç kuşkusuz Türkiye’nin son dönemdeki büyüme başarısı yadsınamayacak bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Ancak ne yazık ki hikâye burada bitmiyor. Çünkü Türkiye gibi hareketliliğin eksik olmadığı bir ülkede sürekli açıklanan güncel rakamlara takılıp kalırsak, hiçbir zaman gerçek gündemi konuşamama riskiyle karşı karşıya kalabiliriz. Konuşmayı unutabileceğiniz kavramlardan bir tanesi “Sürdürülebilir Büyüme” olgusu.

“Türkiye’nin yeni bir büyüme hikâyesine ihtiyacı var” derken, aslında bambaşka bir dünyadan bahsetmiyoruz. Hepimizin diline pelesenk olan Ar-Ge, inovasyon, teknoloji gibi kavramları bir araya getirdiğimizde bu yeni büyüme hikâyesi yani sürdürülebilir büyüme ortaya çıkıyor. Yeni büyüme hikâyesinin en önemli aktörlerinden biri olan ve aynı zamanda tüm bu kavramları doğrudan etkileyen alan ise sanayi olarak karşımıza çıkıyor. Peki, sanayi Türkiye için neden önemli? Mevcut sanayi yapısı bizim için yeterli mi? Aşağıda tüm bu soruların cevabını kısaca, karşılaştırmalı bir şekilde ortaya koymaya çalışacağım.

TÜRKİYE’DEKİ SANAYİ İSTİHDAMI

Dünya Bankası tarafından tutulan Dünya Kalkınma Göstergeleri, bize, oldukça geniş bir yelpazede analiz yapabileceğimiz veriler sunuyor. Aynı zamanda bu göstergelerle farklı perspektifler bazında inceleme yapılması ve Türkiye’nin konumunun diğer ülkelerle karşılaştırmalı incelenmesi de mümkün oluyor. Bu perspektiflerden ilki, sanayinin istihdamdaki göreli konumudur.

 

Tablo 1’deki verilere göre, Türkiye’de hem 2016’da hem de 2017’de sanayinin istihdamdaki payı yüzde 26,7 olarak gerçekleşmiş. OECD ortalamasının yüzde 22,7 olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’de sanayinin istihdam politikasındaki yerinin çok daha önemli olduğu net bir şekilde anlaşılıyor. Küresel kriz yılı olan 2009 yılından 2017 yılına kadar olan dönemde OECD’de sanayinin istihdam içindeki payı yüzde 3 oranında azalırken, aynı dönemde Türkiye’de yüzde 5,8 oranında artış meydana gelmiş. OECD üyesi 34 ülke içerisinde sanayinin istihdamdaki payı itibarıyla Türkiye en yüksek orana sahip sekizinci ülke konumunda yer alıyor. Türkiye’den daha yüksek orana sahip olan OECD ülkeleri incelendiğinde bu ülkelerin; Çekya, Slovakya, Slovenya, Polonya, Macaristan, Estonya ve Almanya olduğu görülecektir. Söz konusu liste içerisinde Almanya diğer ülkelerden ayrışıyor: Sanayide yaratılan katma değerin yüzde 61’i orta ve yüksek teknolojili ürünlerden gelen Almanya’nın sanayi politikası, diğer ülkelerden farklılaşmış durumda. Listede yer alan diğer altı ülke içerisinde Estonya dışında beş ülkenin imalatı içerisinde orta ve ileri teknolojinin payı Türkiye’den fazla. Spesifik olarak ifade edilirse, Türkiye’de imalatın yarattığı katma değer içerisinde orta ve ileri teknolojinin payı yüzde 29,8 iken Estonya’da bu oran yüzde 28,8’dir.

Tüm bu açıklamalar bize şunu söylüyor: Sanayinin yarattığı istihdam payı olarak Türkiye’nin ilerisinde olan ülkelerin neredeyse tamamı (Estonya hariç) imalat teknolojisi olarak Türkiye’nin ilerisinde görünüyor. Bu veriler ışığında, 2017’de OECD ülkeleri içerisinde büyüme rekoru kıran Türkiye’deki sanayinin, istihdam ve büyüme üzerinde önemli bir katkısı olmakla birlikte, detayda incelendiğinde, özellikle teknolojik yapısı itibarıyla sanayinin önemli bir değişim ve dönüşüme ihtiyacı olduğunu net bir şekilde söyleyebiliyoruz. Sanayinin istihdam kapasitesi olarak Türkiye ile eşdeğer ya da daha fazla olan ülkelerin teknolojik dokusu, Türkiye’nin önünde yer alıyor. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Türkiye sanayisindeki teknolojik dönüşüm hızlandıkça, sanayinin istihdam gücünde de artış meydana geleceğini öngörebiliriz.

TÜRKİYE’DE SANAYİNİN KATMA DEĞERİ

Bir diğer önemli konu, sanayi tarafından yaratılan katma değerdir. Tablo 2’deki verilere göre, 2009 küresel krizi sonrası yedi yıllık dönemde OECD üyesi ülkelerde sanayi tarafından yaratılan katma değer yıllık yüzde 2,2 oranında artış gösterirken, aynı dönemde Türkiye sanayisi tarafından yaratılan katma değerin artış hızı yüzde 8,7’dir. Bu veri ışığında, Türkiye sanayisindeki büyümenin, OECD ile karşılaştırılamayacak ölçüde ileri olduğunu net bir şekilde söyleyebiliyoruz. Ancak bu büyümenin kaynağı, bizim açımızdan daha önemli bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Sanayideki büyüme, verimlilik artışıyla sağlandığı ölçüde sağlıklı olabilir.

İş gücü verimliliğini, sermaye verimliliğini ve toplam faktör verimliliğini artıramayan bir Türkiye’nin “sürdürülebilir büyümeyi” yakalaması oldukça zor. Büyük iktisatçı Solow, 1956 yılında, tüm ekonomilerin kişi başına azalan bir sermaye verimliliği sürecini izleyerek kişi başına sıfır büyüme oranına ulaşacakları, ancak pozitif bir teknolojik gelişme hızıyla bundan kurtulabilecekleri öngörüsünde bulunmuştu. Bugün artık teknolojiyle birlikte kullanılan yenilikçilik ve dijitalleşme kavramları ekonomik yaşamın en önemli öğeleri haline geldi. Ekonomimizin dinamizmi ve aynı zamanda bel kemiği olan KOBİ’lerin yenilikçilik faaliyetleri ve dijitalleşmesiyle birlikte verimlilikleri de yükselebilecek. Yapılan çalışmalar, Türkiye olarak verimlilikle ilgili sorunumuzun KOBİ ölçeğinde olduğunu bize söylüyor. Örneğin AB’de büyük ölçekli imalatçı firmalar, KOBİ ölçeğindeki imalatçı firmalara göre 1,8 kat daha verimliyken, Türkiye’de bu oran 5,1’dir. Bu oran, çok net bir şekilde, firmalarımızda verimliliği artırmaya yönelik politikalara odaklanmanın ne kadar önemli olduğunu söylüyor.

TÜRKİYE’DEKİ NİTELİKLİ İŞSSİZLİK

Son olarak, Türkiye’nin eğitim unsurunu gerçek anlamda büyümeye yansıtıp yansıtmadığına bakmak yerinde olacaktır. Tablo 3’te, Türkiye’de eğitim düzeyi bazında işsizlik oranlarına yer verilmiş. Kolaylıkla görüleceği üzere, temel eğitim seviyesindeki işsizlikle kıyaslandığında, yüksek eğitim seviyesinde iki katına yakın bir işsizlik oranına sahip Türkiye ile karşı karşıyayız! Yüksek eğitimliler arasında bu seviyede bir işsizliğin normal olup olmadığının cevabını, aynı oranın OECD ortalamasıyla karşılaştırılması ortaya koyabilir: Tablo 4’te, yüksek eğitim alanlar arasındaki işsizlik oranları, Türkiye ve OECD için ayrı ayrı gösteriliyor. OECD ortalamasının olduğu en son veri 2015 yılına ait ve bu verilere göre 2015 yılında Türkiye’de yüzde 15,98 olan yüksek öğrenimliler arasındaki işsizlik oranının OECD genelinde, neredeyse Türkiye’nin yarısı oranında, yüzde 8,36 olduğunu görebiliyoruz. Sonuç olarak; Türkiye’nin elindeki nitelikli insan gücünü işgücü piyasasında efektif bir şekilde kullanamaması, sürdürülebilir büyüme kulvarından uzaklaşmasının bir diğer nedeni olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’nin elindeki nitelikli insan gücünü yönlendirebileceği alanların başında ise girişimcilik geliyor. Çünkü günümüz ekonomi anlayışında “yüksek ve sürdürülebilir büyümenin” en temel anahtarlarından bir tanesi, hızlı büyüyen teknoloji startuplar olarak gösteriliyor. Türkiye’nin de, orta gelir tuzağından kurtulması ve belirlenen ekonomik hedeflere ulaşması için ilk önce şu anda içinde bulunduğu orta teknoloji segmentinden yüksek teknolojiye sıçramasını sağlayacak teknoloji girişimlerine ev sahipliği yapması gerekli. Günümüzün popüler kavramlarından biri olan “hızlı büyüyen KOBİ” kavramı da buradan türedi. Yüz tanıma, siber güvenlik, bulut teknolojileri, Nesnelerin İnterneti gibi pek çok yenilikçi alandaki gelişmelerin temelinde, söz konusu hızlı büyüyen startuplar yatıyor.

Hızlı büyüyen startupları diğer firmalardan ayrıştıran unsurlar, bu firmaların rekabet gücü temelinde yatıyor: Yenilik, teknoloji, vizyon gibi katma değer yaratmaya imkân tanıyan unsurları bir araya getiren hızlı büyüyen KOBİ’ler, bu nitelikleriyle diğer firmalara kıyasla rekabet avantajı elde ediyor.

DAHA AZ KAYNAKLA DAHA FAZLA BÜYÜME

Son 50 yıllık dönem göz önüne alındığında; kriz dönemleri istisna olmak üzere, küresel ekonomik büyümenin parlak bir performans sergilediğini söyleyebiliriz. Ancak FED’in bilanço küçültme süreci, güçlü dolar, ticaret savaşları, tüm dünyada yükselen faizlerle birlikte artık hem küresel ekonominin hem de özellikle içinde Türkiye’nin de olduğu gelişme yolundaki ülkelerin büyüme oranları düşecek. Dünyadaki likiditenin azalması, tasarruf açığı olan ve ihtiyacı olduğu sermayeyi dışarıdan sağlamak zorunda olan Türkiye’nin daha zor ve pahalı kaynak bulmasına neden olacak. Yani Türkiye, önümüzdeki dönemde daha az kaynakla daha fazla büyümek; bunun için de kaynaklarını verimli kullanmak zorunda! İşte bu yüzden, verimlilik ve yenilikçilik kanallarından sağlanacak her türlü büyüme, Türkiye açısından kıymetlidir, önemlidir.