Küresel düzlemde 2017 yılında yaşanması beklenen kırılmanın başında Trump ABD’sinin politikaları etkili olacak. Çin tarafından yapılan küreselleşme vurgusu da bu noktada devreye giriyor. Normal şartlar altında küreselleşmenin bayraktarlığını yapan ABD’nin bugüne kadarki genel teamüllerinin dışında piyasa mekanizmasına, liberal politikalara uygun olmayan bir takım yöntemlerle müdahale etmesi, Çin’in ABD’yi ilginç bir şekilde küreselleşmenin önünde bir engel olarak görmesine neden oluyor. Trump’ın 20 Ocak öncesinde sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlarla, iki otomotiv firmasının yatırımlarını ABD’ye çekmeyi başarmış olması, Trump ekonomisinin ticaret ve yatırımlarda ABD lehine önemli sapmalara yol açabileceğinin en net göstergesi oldu. NAFTA’nın gözden geçirilecek olması ve TTIP’in devamına ilişkin belirsizlik, dünya ticaretinin yüzde 40’ından fazlasını gerçekleştiren ülkelerin serbest ticaretine ilişkin bugüne kadar atılan adımların boşa çıkmasına neden olacak türden.

2017 yılında beklenen gelişmelerin yalnızca bununla sınırlı kalmayacağı kesin görünüyor. Zira ABD’nin Çin’i kur manipülasyonuyla suçlaması ve Çin’e karşı verilen dış ticaret açığının kur kaynaklı olduğunu dile getirmesi dahi, hâlihazırda ABD’nin politika söylemlerine oldukça ılımlı cevaplar veren Çin’in orta vadede yeni politikalar aramak zorunda kalacağına işaret ediyor. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, mevcut durumda serbest ticaret üzerinden yürüyen tartışmanın önümüzdeki dönemde kur üzerinden devam edeceği ve ABD-Çin dış ticaretinden başlayarak orta vadede ikili ve çok taraflı ticaret dengelerini etkileyeceğini öngörmek mümkün.

ABD KORUMACI POLİTİKALARLA BÜYÜMESİNİ HIZLANDIRACAK

Yalnızca serbest ticaret değil aynı zamanda diğer maliye politikalarıyla birleştirildiğinde, Ocak 2017’de yönetimi devralan Trump’ın uygulamaya koymayı vaat ettiği politikaların büyüme üzerindeki etkisi, yapılan tahminlere göre, ABD’nin büyümesini iki katına çıkarabilir. Bu düzeyde bir etkiyi doğuracak politikaların başında, gevşek bir mali politika geliyor. Trump’ın altyapı yatırımlarına ağırlık veren mali genişleme politikası, beraberinde daha güçlü dolar ve yüksek faiz senaryosunu da hayata geçirecektir. ABD ekonomisinin aşırı ısınmasına bağlı olarak FED’in 2017 yılında faiz artırımında daha kararlı davranacağına olan inancın kuvvetlenmesi ise dünyanın geri kalan kısmında ve özellikle gelişme yolundaki ülkelerde durgunluk ve borç krizlerini beraberinde getirebilir.

AB’NİN GÜNDEMİNDE SEÇİMLER VE BREXIT VAR

2017’de AB kanadında beklenen gelişmeler de Türkiye ekonomisinin büyümesi üzerinde olumlu bir ivme yaratmayacak. Zira üç büyük AB ekonomisinde (Hollanda, Fransa ve Almanya’da) 2017 yılında seçim yaşanacak olması ve bu ekonomilerin parasal birlik ekonomisinin yüzde 56’sını temsil ediyor olması, bu ülkelerde ne türden siyasi gelişmeler yaşanacağı belirsizliğini beraberinde getiriyor. Eurobarometer sonuçlarına göre 2015 yılında AB’nin en önemli sorunu yüzde 48 ile göçmen sorunu ve yüzde 39 ile terörizmdi. Bu durum, AB’de 2017 yılında çok farklı siyasi çizgilerin ön plana çıkmasına neden olabilir.

AB ekonomisi üzerindeki bir diğer belirsizlik kanalı Brexit olacak. 2,8 milyon Avrupa vatandaşı İngiltere’de yaşarken, 1,1 milyon İngiliz’de AB sınırları içerisindeki diğer ülkelerde yaşamaya devam ediyor. Bu geçişkenlik, sonrasında olası ekonomik etkinin boyutunun net bir şekilde ortaya konulmasına engel oluyor.

ÇİN YA YUANI DEVALÜE EDECEK YA DA İHRACATTA AGRESİFLEŞECEK

2017 yılında Çin ekonomisinde beklenen gelişmeler de iyimserlikten uzak: Gelişme yolundaki ülkelerden son dönemde çıkan paranın dörtte üçünün Çin’den çıkmış olması ve bu çıkışın devam etme olasılığı, yalnızca Çin’in değil aynı zamanda pek çok ülkenin büyümesini olumsuz etkileyebilecek nitelik barındırıyor. Trump’ın korumacı politikalarıyla birleştiğinde, büyüme oranında olası yavaşlama daha da derinleşebilir. Bu durumda Çin’in iki farklı stratejiyi hayata geçirmesi beklenebilecektir: İhracatını artırmak adına yuanın devalüe edilmesi ya da ticarette yeni ticaret partnerlerinin bulunması. Çin’in alternatif pazar arayışları, zaten eksenin Asya’ya kaydığı bir uluslararası ticaret ortamında tüm taşları yerinden oynatabilir. Bu durumda, başlangıçta ABD’nin uygulamaya koyacağı korumacı politikalar kartopu etkisiyle pek çok ülkenin kendi iç pazarını korumaya dönük tedbirler almasına neden olabilir. Aynı zamanda ülkeler ihracatlarını artırmak adına çok daha agresif ihracat desteklerini hayata geçirecektir. Aynı zamanda ABD’de Cumhuriyetçilerin öngördüğü vergi düzenlemelerinin DTÖ kurallarına aykırılık içermesi, uluslararası ticareti düzenlemeye yönelik çok uluslu düzenlemelerin kısa dönemli de olsa defacto etkisini yitirmesine neden olacaktır. Buna bağlı olarak da ülkeler, dış ticaret politikasında doğrudan kısıtlayıcı önlemleri uygulamak yerine dolaylı korumacılık politikalarını hayata geçirecektir. Üretimin yeniden ABD’ye kayması ve özellikle ABD’nin Çin ile mücadele edecek olması, Çin’in daha agresif politikalarla saldırmasına yol açabilir. ABD kanadında bu mücadelenin ilk işareti, Aliexpress’in ABD’de fikri-sınai hakların ihlali nedeniyle kara listeye alınması ile başlamış görünüyor. Hiç kuşkusuz bu mücadele dünyanın en büyük iki ekonomisi arasında yaşanmakla kalmayacak, buna diğer ülkeler de katılacaktır.

MÜDAHELECİ POLİTİKALAR KALICI BİR ETKİ BIRAKACAK

G20 ülkeleri içerisinde GSYİH artış hızında 2017 ve 2018 yılında en yüksek dördüncü büyüme oranına sahip olması beklenen Türkiye’nin bu küresel gelişmelerin dışında kalması ya da etkilenmemesi beklenmemeli. Yeni yıl ile birlikte yapılan tüm bu tahminlerin ne derece 2017 ile sınırlı kalacağı, daha uzun döneme yayılıp yayılmayacağı ise oldukça belirsiz görünüyor. Ancak Trump sonrası dönemin dünya ekonomisi üzerinde kalıcı bir takım tesirlerinin olma olasılığı oldukça yüksek; özellikle liberal politikalardan ülkelerin daha müdahaleci politikalara yönelecekleri olası görünüyor. ABD ve Çin üzerinden başlayarak pek çok ülkeye yayılması olası bu politikalar, 2017 sonrası döneme hiç kuşkusuz damga vuracaktır. Ülkelerin, büyüme oranlarını yukarı çekmek adına ekonomilerine kamusal araç ve mekanizmalarla müdahale etmesi bugüne kadar belirli kurallar ve sınırlar dahilinde gerçekleşirken, bundan sonraki dönemde çok daha agresif ve sınırları zorlayan müdahaleleri görme olasılığımız oldukça yüksek. Dış ticaret ve maliye politikası başta olmak üzere pek çok alanda agresif kamusal müdahalelerin yılı olması beklenen 2017 ve sonrasında, küresel arenada önemli bir kırılım yaşanabilir. Bu kırılmayla birlikte Post-Keynesyen politikalar yeniden gündeme gelecektir.

EKONOMİYİ DÜŞÜNCE BİÇİMİ DEVRİMSEL BİR DÖNÜŞÜM YAŞAYABİLİR

1929 sonrası dönemde Keynes’in söylediği ve artık hepimizin aşikâr olduğu sav, talep eksikliğinden kaynaklanan ekonomik yavaşlamayı engellemek için yapılması gerekenin kamu harcamalarını artırarak kamu maliyesi politikalarını devreye sokmaktır. 2017 sonrası dönem, Post-Keynesyen akımın egemen olduğu ve bu akımın politikalarını başta gelişmiş ülkeler olmak üzere dünyada pek çok ülkenin doğrudan ya da dolaylı uygulamaya koyduğu bir dönem olacak.

Bilinenin ötesinde Keynes’in hedefi, kitabını yazdığı dönemde yaşanan krizin teorisini yazmak değil, bundan daha önemli olarak iktisatçıların düşünüş biçimini değiştirmekti. Zira Genel Teori’yi kaleme aldığı sıralarda Bernard Shaw’a yazdığı mektupta Keynes şunu söylemektedir: “Bununla birlikte, benim ruh halimi anlamanız için, iktisat teorisi konusunda yazdığım kitabın dünyanın iktisadi sorunları üzerindeki düşünme biçiminde büyük bir devrim yapacağına inandığımı bilmeniz gerekir.” Post-Keynesyen politikalar döneminde, ülkelerin ekonomiyi düşünme biçiminde bir devrim ve kırılma yaşanacaktır. Şu anda artçı unsurlarını hissettiğimiz bu sarsıntılar, orta ve uzun vadede asıl kırılmayı beraberinde getirecektir. Düşünsel bağlamda ortaya çıkması beklenen bu kırılmanın sonuçlarını hemen hissetmemiz olası görünmüyor; liberalleşmenin devam edeceği söylemi ve görüntüsü altında her ülkenin bunun tam tersi hareketleri çekinmeden hayata geçirecekleri yeni bir dönem kapımızı çalıyor.