Mehmet Küçükparmak’ın 1948’de Gaziantep’te kurduğu, bugün Kupar Pompa olarak üretim yolculuğuna devam eden Küçükparmak Mühendislik’in üçüncü kuşak yöneticisi Kupar Pompa Genel Müdürü Başar Küçükparmak, içerisinde bulunduğumuz küresel ekonomik şartlarda, teknolojik değişimler ve farklılaşan müşteri ihtiyaçlarına cevap vermek için sürekli gelişim içinde olmak gerekliliğine işaret ediyor. Başar Küçükparmak, sektörde üretim yapan herkesin göbekten birbirine bağlı konumda bulunduğunu ve bu nedenle makinecilerin rakip değil dost olması gerektiğinin altını çiziyor ve “Hepimiz aynı gemideyiz, bu yüzden birbirimize destek olmak zorundayız” vurgusunda bulunuyor.

Öncelikle Kupar Pompa’dan ve kendinizden bahseder misiniz?

Adım Başar Küçükparmak, 1977 yılında Gaziantep’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Gaziantep’te tamamladım. Dedem Mehmet Küçükparmak, 1948 yılında “Küçükparmak Mühendislik”in temellerini attığında Gaziantep’te makine ve elektrik sektörünün öncülerindendi. Babam Mehmet Ekrem Küçükparmak da özellikle makine sektörüne ilgi duymuş, çocukluğundan başlayarak iş yerinde çalışmış ve eğitimini de makine mühendisi olarak tamamlamıştı. Böyle bir ortamda doğup büyüdüğüm için, doğal olarak ben de makine imalat sektörüne ilgi duydum. Çocukluğumun yaz tatilleri çoğunlukla iş yerinde geçti. Doğal olarak lisans eğitiminde makine mühendisliğini seçmem kaçınılmazdı. Yabancı dil bilgisinin Kupar Pompa’nın geleceği açısından önemini düşünerek, yüzde 100 İngilizce mühendislik eğitimi veren Gaziantep Üniversitesi’ni tercih ettim ve bölümümü birincilikle tamamladım. Hemen ardından kısa bir süre İngiltere’ye dil eğitimimi pekiştirmeye gittim ve profesyonel anlamda 2000 yılında Kupar Pompa’da çalışmaya başladım.

Firmamız 1995 yılına kadar değişik sektörlere fason imalat işleri ile uğraşmıştı. Üniversiteye başladığım yıl olan 1995’te, firmamız daha önce fason ve parça imalatını yaptığı pompa sektörüne daha kurumsal olarak girmeye karar verdi. Kupar Pompa markası ile sektörün tanışması da bu yıl oldu. 2000 yılında üniversiteyi bitirip mühendis olarak şirkette görev almaya başladığımda, artık ciddi bir üretim portföyü ile “Kupar Pompa” markası adı altında dişli transfer pompaları imalatı yapıyorduk. Ben de bu sürece önce CNC tezgâhlardan sorumlu makine mühendisi, sonrasında ise üretim sorumlusu ve genel müdür yardımcısı olarak destek oldum. Şu anda Yönetim Kurulu Başkanlığını Mehmet Ekrem Küçükparmak’ın yaptığı şirketimizde Genel Müdür olarak görev almaya devam ediyorum.

Üçüncü kuşak bir yönetici olarak Aile şirketinde çalışmanın artı ve eksileri nedir?

Benimki gibi Türkiye’de uzun yıllar önce üretim veya hizmet sektöründe çalışmaya başlamış, şirketleşip kurumsallaşmış birçok aile bulunuyor. Bu ailelerin yeni kuşaklarının yetişmesi sürecinde gençler üzerinde en çok baskı yaratan; bu şirketleri devam ettirme ve şirketlerde görev alma zorunluluğu gibi görünür. Ancak benim öyle bir sıkıntım olmadı. Çocukluğumdan başlamak üzere makinelere karşı her zaman ilgim oldu ve bu yüzden firmada çalışmak ve yönetici olmak benim için çok büyük bir keyif olmuştur.

Kupar Pompa’nın bugün içinde bulunduğu yeri nasıl değerlendiriyorsunuz. Firmanın geleceği ile ilgili nasıl bir yol haritası belirlediniz? Firmamız şu anda içinde bulunduğu dişli transfer pompaları sektöründe en büyük üç firmadan biri ve bu sektörde artık kendisini kanıtlamış durumda. Sektörde adından söz ettiren “Kupar Pompa” markası artık kalite ve güven ile birlikte anılıyor. Halen ürün portföyümüzde 20’den fazla ürün çeşidimiz bulunuyor. ISO-9001 kalite yönetim sistemi uygulanarak üretilen pompalarımız, makine emniyet yönetmeliklerine uygun ve CE işaretine sahiptir. Dişli pompa imalatı yanında firmamız sektörde endüstriyel malzeme olarak bilinen pirinç, bronz, bakır, alüminyum, sert sanayi plastikleri, teflon ve teflon ürünleri, fiber ve tüm paslanmaz çelik ürünleri ticareti konusunda da bölge ihtiyacının karşılanması konusunda önemli bir tedarikçi haline gelmiştir. Biz, Kupar Pompa olarak, her ne kadar rakiplerimizin ne yaptığını yakından takip etsek de üretim, Ar-Ge ve satış stratejilerimizi rakiplerimize göre değil kendi hedeflerimize göre belirliyoruz. Ar-Ge, elbette makine imalatının vazgeçilmez unsuru; sektörde var olmaya devam ettikçe istesek de istemesek de Ar-Ge ve Ür-Ge yapmak zorundayız. Aksi takdirde sektörde var olma şansımızı kaybederiz. İçerisinde bulunduğumuz küresel ekonomik şartlarda, teknolojik değişimler ve farklılaşan müşteri ihtiyaçlarına cevap vermek için sürekli gelişim içinde olmalısınız. Bu arada, Türkiye’de de makine imalat sektörü ciddi adımlarla ilerliyor; artık Türkiye’de üretim yapan makine üreticileri uluslararası pazarlarlarda da söz sahibi olmaya başladı. Sektörde üretim yapan herkes, göbekten birbirine bağlı konumda bulunuyor. Örneğin bir pompanın ucuz ve kaliteli olabilmesi için ham maddesi dökümün Türkiye’de yapılması ve kaliteli olması, işleyen takım ve tezgahın yerli ve kaliteli olması, rulman, conta gibi ekipmanların yerli ve kaliteli olması, üzerine bağlandığı şasenin profil demirlerinin yerli ve kaliteli olması ve tabii ki pompanın akuple edildiği elektrik motoru ve motorlu redüktörün yerli ve kaliteli olması gerekiyor. Dolayısıyla, sektördeki herkes birbirine bu derece bağlıyken, makinecilerin rakip değil dost olması gerektiğini düşünüyorum. Hepimiz aynı gemideyiz, bu yüzden birbirimize destek olmak zorundayız.

Sürdürülebilir büyüme için kamudan ne gibi adımlar bekliyorsunuz?

Sektörün daha da ileri gitmesi, sadece sektördeki firmaların çabasıyla mümkün olmaz; bu konuda devletin de adımlar atması gerekiyor. Ancak üretim destekleri, teşvikler, Ar-Ge destekleri gibi klasik konulardan bahsetmiyorum. Üreticilerin tabii ki bu desteklere ihtiyacı var ama esas olarak makine üreticilerinin, yaptığı makineleri satmaya ihtiyacı var. Makine üreticileri makinelerini sattıkça kendilerini geliştirebilir. Bu yüzden kamunun sektöre vereceği en önemli destek, üreticilerin makinelerini satmak için uygun ortamı yaratmaktır. Bu anlamda kullanıcılara yönelik yerli makine kullanma teşvikleri çok önemli. Yatırım teşvikleri verilirken, yerli makinenin öne çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca yerli makine kullananlara yönelik çeşitli vergi indirimleri de planlanabilir, böylece yerli makine kullanımı cazip hale getirilebilir. Geçtiğimiz günlerde, KOSGEB tam da bu şekilde bir destek programı açıkladı ve sadece yerli makine alımında kullanılmak üzere bir kredi desteği verdi. Bu tür desteklerin artmasının sektörün gelişimini çok daha olumlu etkileyeceğini düşünüyorum.

Şirketlerin üçüncü kuşak temsilcileri, teknolojiye daha hâkim, onu daha iyi kullanan bireylerden oluşuyor. Ancak teknolojinin gelişim hızı o kadar arttı ki, güncele geçiş yapıldığı anda güncelliğini yitiriyor. Sizin bu konudaki görüşleriniz nedir?

Artık çok hızlı değişen bir dünyada yaşıyoruz. Hem teknolojik, hem ekonomik gelişmeler artık çok hızlı. Bu yüzden çok güncel kalmak gerekiyor. Bunun yolu da hem İnternetten online olarak, hem tüm dünyadaki fuar ziyaretleri hem de sektör etkinlikleri ve ziyaretleriyle sektörel bilgilerden uzak kalmamaktan geçiyor. Günümüzde üçüncü, dördüncü kuşak genç nesil şirket varislerinin yapacağı en önemli işlerden biri, artık baş döndüren bir hızla değişen dünyamızdaki gelişmeleri yakından takip ederek mümkün olduğu kadar şirketi bu gelişmelere yakın tutmak olduğunu düşünüyorum.

İş yaşamı dışında kişisel hobileriniz var mı? Daha doğrusu iş hayatınız size ne kadar özel zaman bırakıyor?

Tabii bunların hepsini yaparken hayatı ıskalamamak lazım, bütün bu hengâmenin arasında herkes kendine, eşine ve çocuklarına mutlaka zaman ayırmalı. Makine sektöründe çalışmak ve kazanmak keyiflidir, bir makine üretmek ve ürettiğiniz makinenin çalışıp ekonomiye ve ülkeye yararlı olması insanı mest eder, büyüler. Bir makinecinin genelde başına gelen de bu büyüye kapılıp hayatı unutmaktır. İşte bu hataya düşmemek için, kendimize zaman ayırmalıyız. Fiziksel yorgunluklar geçicidir, ne kadar yoğun çalışıp yorulursanız yorulun bir gün dinlendiğiniz zaman fiziksel yorgunlukları atabilirsiniz ama zihinsel yorgunluklar çok tehlikelidir ve aslında vücuda en fazla zarar veren ve bütün doktorların “uzak durun” dediği stresin kaynağı da zihinsel yorgunluktur. İşte bundan kurtulmanın yolu, kendimize zaman ayırmaktır. Hobiler edinmek, tatile gitmek, aileyle zaman geçirmek, bazen de sadece kendinizle vakit geçirmek zihinsel yorgunluğun ilacıdır. Zihinsel yorgunluk uyumakla, ayak uzatıp dinlenmekle geçmez, zihninizi boşaltmanız gerekir. Mesela benim ilacım müzik dinlemek, film izlemek, eşimle ve çocuklarımla seyahat etmektir.

Sağlıklı, uzun bir sosyal hayat ile gelişen, yenilenen ve büyüyen bir iş hayatını aynı anda yaşamanın tek yolu, planlı programlı yaşamaktır. Türkiye’deki iş hayatının gereksiz yoğunluğu ve verimsizliği; iş hayatı olan hiç kimsenin kendisine zaman ayıramamasının sebebi programsız ve plansız çalışmak ve yaşamaktır. Her ne kadar çalıştığımız sektörün plansız olması bizi etkiliyor ve program yapmamızı zorlaştırıyor olsa da sürekli kısa ve uzun vadeli planlar yapıp mümkün olduğu kadar uyarsak, hem iş hayatında başarılı olur hem de kendimize yeterince zaman ayırabiliriz diye düşünüyorum. Hem iş hayatını, hem sosyal hayatı planlı yaşayarak rahat ve sağlıklı bir ömür geçirip hem de işimizde başarılı olmak mümkün.

Sizin sivil toplum katılımınızın da güçlü olduğunu biliyoruz. Biraz bu yönünüzden de söz edebilir miyiz?

Babamdan bana kalan önemli genetik miraslardan biri de budur. Daha öğrencilik yıllarımda Makine Mühendisleri Odası Öğrenci Üye Komisyonu’nu kurarak meslek odasına adım attım. Mezun olduktan sonra Makine Mühendisleri Odası’nın yönetim kurullarında hemen hemen her kademede görev aldım. 2010-2016 yılları arasında üç dönem kesintisiz olarak Makine Mühendisleri Odası Gaziantep Şubesi Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlendim. Halen de Gaziantep Sanayi Odası Meclis Üyesi olan firmamızın temsilcisi olarak mecliste görev almaya devam ediyorum.