Orta Anadolu Makine ve Aksamları İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Dalgakıran ile Avrupa’nın en büyük altıncı makine üreticisi olan Türkiye’nin bu sektördeki fırsatlarını konuştuk. Makine sektöründe gelişmişliğin, ekonomide de gelişmişlik anlamına geldiğini vurgulayan Adnan Dalgakıran, ihracatının yüzde 60’ına yakınını ABD ve AB ülkelerine gerçekleştiren Türkiye’nin özellikle orta teknolojili ürünlerde büyük avantajlara sahip olduğunu belirtiyor. Ara eleman sıkıntısından organize sanayi bölgelerinde yaşanan sıkıntılara, Ortak Satın Alma Organizasyonu’nun bugün itibariyle geldiği noktadan Makine Sektör Platformu ile nelerin hedeflendiğine kadar sektör açısından büyük önem taşıyan birçok konuyu masaya yatırdığımız bu söyleşiyi keyifle okuyacağınızı düşünüyoruz.

Makine sektörü Türkiye için neden önemli?

Makine sektörü, gelişmişlik için, dünyanın birinci liginde oynayabilmek için büyük önem taşıyor. Makine üretmeden zenginleşebilen ülke sayısı çok azdır ve bu ülkeler de bunu enerji kaynaklarına sahip oldukları için başarabilmişlerdir. Tüm gelişmiş ülkeler, makine üretiminde de söz sahibidir. Çünkü teknolojinin bir üst kademesine geçebilmek için makine sektörü ve bu sektörün diğer sektörlere sağladığı katkı büyük önem taşır. Tüm gelişmiş ülkeler kendi makinelerini dünyaya satabilmek için bunun arkasına çok ciddi finansman destekleri koyarlar. Diğer hiçbir sektörde bunu yapmazlar ama makine sektöründe yaparlar. Çünkü makine ile girdikleri ülkelerde uzun yıllar boyunca yedek parça ve servis hizmetleriyle o ülkeden kazanç sağlamaya devam ederler. Tüm mesele teknolojiyi üretebilmekte kilitleniyor. Türkiye ise maalesef teknoloji üretiminde zayıf bir ülke. Satın aldığı teknoloji ile üretim yaptığı için de cari açığını bir türlü kapatamıyor. Türkiye’nin ithalat ihracat açığı incelendiğinde bu açığın oluşmasındaki en önemli kalemlerden ilkinin enerji, ikinci kalemin ise makine ve ekipmanları olduğu dikkat çekiyor. Dünyada teknoloji hızla değişiyor. Örneğinsiz dört renk basan bir matbaa makinesini yedi yıl vade ile yurtdışından satın alıyorsunuz ve onu belli bir karlılıkla çalıştırmaya başlıyorsunuz. Ama matbaa makineciliğinde teknoloji o kadar büyük bir hızla gelişiyor ki, bir yıl sonra komşunuz altı renk basan bir matbaa makinesi satın aldığında, siz otomatikman artık rekabet edemez hale geliyorsunuz. Yani o makinenin teknik ömrü 20 yıl dahi olsa, teknolojik ömrü bundan çok daha kısa oluyor. Bu durumdan karlı çıkan tek bir kesim söz konusu, o da bu makineyi üreten ülkeler. Eğer o matbaa makinesini Türkiye’de üretebilseniz, Türkiye’deki matbaacılar bu ürünü daha ucuza satın alabilecekler. Benzer bir durum tekstil makinelerinde de söz konusu. Türkiye bugüne dek 250 milyar dolarlık tekstil makinesi satın aldı. Dolayısıyla bugün itibariyle Türkiye katma değer üretmek durumunda. Kişi başına bin dolarlık milli gelirle oluşan sanayi profili, kişi başına gelir 10 bin dolara ulaştığında çok daha farklı bir profile sahip olacaktır. Türkiye, rotasını tüm sektörlerde katma değere yöneltmek durumundadır. Makine sektörü de katma değer üreten lider bir sektör. Bu sektör ne kadar güçlü olursa, o ülkenin sanayi performansı da o kadar güçlü olacaktır.

Türkiye makine sektöründe ağırlıklı olarak orta teknoloji segmentinde üretim ve ihracat yapabilen bir ülke konumunda. Türkiye’nin makine üretim ve ihracatında dünya klasmanındaki yeri ile ilgili bir değerlendirme yapar mısınız?

Dünya makine ihracatında Türkiye’nin binde dört gibi oldukça düşük bir payı bulunuyor. Ama son yıllarda çok ciddi gelişmeler kaydediliyor. Her yıl ihracatımızı yüzde 30 ila 40 arasında geliştiriyoruz. Bu da Türkiye ortalamasının çok üzerinde bir rakam. Türkiye, Avrupa’da da altıncı büyük makine üreticisi konumunda. 2007 yılında 9 milyar dolarlık bir ihracat gerçekleştirdik ve bunun yüzde 60’lık kısmını ABD ve AB ülkelerine yaptık. Bu çok önemli bir gelişme çünkü bu durum Türkiye’nin teknolojide gelişmiş ülkelere makine sattığını gösteriyor. Orta teknolojili ürünlerde Türkiye giderek daha rekabetçi bir hale geliyor. Çin’e kıyasla çok ciddi avantajları da var. Orta teknolojili ürünlerde işçilik maliyetleri toplam maliyetler içerisinde daha az paya sahip olduğundan Çin’e göre avantajlıyız. Düşük teknolojili ürünlerdeyse avantaj Çin’de. Dolayısıyla Türkiye’nin makine sektöründe hızla kayması gereken yer orta ve yüksek teknolojili ürünler. Orta teknolojili ürünlerde Avrupa’nın maliyetlerinin çok yüksek olması da bizim elimizi güçlendiren etmenlerden birisi. Türkiye bu avantajını iyi değerlendirmek zorunda. Mühendislik maliyetlerinde de gelişmiş ülkelere kıyasla ciddi avantajlarımız bulunuyor.

Konu mühendislikten açılmışken makine sanayi ihtiyaç duyduğu kalitede mühendis bulabiliyor mu?

Mühendis kalitesi anlamında ciddi sorunlarımız var. Üniversitelerimizden akademisyen mantıklı mühendisler mezun oluyor. Sanayinin ihtiyaçlarına göre mühendis yetişmiyor. Bugün makine mühendisliğinden mezun olan bir arkadaşımız eline metal dahi almamış olabiliyor. Ayrıca ara eleman konusunda da ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Gelişmiş ülkelere baktığınızda orta öğretimin yüzde yetmişini meslek liselerinin oluşturduğunu görürsünüz. Türkiye’de ise orta öğretimde meslek liselerinin payı yüzde 30 seviyesinde. Bunların değiştirilmesi gerekiyor. Burada hükümetlere büyük görevler düşüyor. Artık Türkiye’de iyi para kazanmak için illa üniversite mezunu olmak gere kmediğinin bilinmesi lazım. Önemli olan kişinin mesleki bilgi ve becerisidir. Dört yıllık meslek lisesini bitirmiş kalifiye elemanlar mühendisten çok daha fazla para kazanabilir. Türkiye’nin bu önyargı ları kırarak, güçlü ara elemanını yetiştiriyor olması gerekiyor. Türkiye, yabancı sermayenin ilgisini çeken bir ülke. Yabancı sermaye bir ülkeye iki sebepten dolayı gider. Ya orada çok ucuz işgücü vardır ya da orada kendi Ar-Ge’sini kurabileceği bilgi vardır. Türkiye artık ucuz işgücü ile sermaye çekebilecek bir ülke konumundan çıktı. Bugün Türkiye’nin dünyanın 15. büyük ekonomisi olduğunu söylüyoruz ve bu çok güzel bir şey. Eğer biz insan kalitemizi yükseltirsek belki de bugün olduğundan çok daha farklı sermaye gruplarını Türkiye’ye çekebiliriz. Yani sadece perakende ya da finans sektörü değil, elektronik ya da makine sektörü de Türkiye’de yatırım yapar hale gelebilir. O zaman Türkiye’nin önü çok daha açılır. Genç nüfus bir ülke için büyük bir avantajdır ama bu eğitilmemiş bir nüfus ise sizin için bir felaketin habercisi olabilir.

Otomotiv sektörünün ihracatı ciddi bir artış gösterirken ithalat da benzer bir oranda artıyor. 2007 yılında yaklaşık 9 milyar dolarlık ihracat gerçekleştiren makine sektöründe ithalat oranı nedir?

Otomotiv sektöründe girdi maliyetlerinin

yüzde 60’ların altında olduğu söyleniyor

ve bu bence iyi bir rakam. Dolayısıyla otomotiv

sektörünün gelişmesi Türkiye açısından çok önemli. Türkiye’de sektörel bir dönüşüm yaşanıyor. Makine ile ilgili konuşacak olursak ara ithal mamuller makine sektöründe kullanılabiliyor. Ancak Türk makine sektörü büyük oranlarda yerli girdilerle yürüyor. Ama daha üst teknolojiye geçmeye kalktığımızda ara ürünlerde yurtdışına hala bağımlıyız. Bu konuya çok kafa takılması taraftarı değilim. Her şeyi yapacaksınız diye bir şey yok. Diyelim ki Çin devleti herhangi bir ara ürün için üreticiyi teşvik ediyor. Bu ürünün Çin’den ithalatının Türkiye açısından zararlı mı yoksa faydalı mı olduğunun tartışılması gerekir. Ben o ürünü aldığımda Çin devleti otomatikman beni de sübvanse etmiş oluyor. Olaya biraz farklı çerçevelerden bakmamız gerekiyor. Eğer o ürün benim ülkemde fayda sağlayacak bir biçimde üretiliyorsa elbette yurtiçinden karşılanmalı. Burada esas amaç katma değerli bir üretim yapmak. Bırakın hamallığını başkası yapsın. Orada 10 liralık bir ürünü burada 30 liraya mal edeceksek, zaten rekabet şansımız baştan yok olmuş olur. Olaya sadece Türkiye ölçeğinde bakmamak gerekiyor. Eğer bir üründen katma değer elde edemiyorsanız bırakın onu ucuz iş gücüne sahip olan diğer ülkeler yapsın. Biz hangi ara ürünleri Türkiye’de yapmalıyız? Bana göre Batıda yapılan yüksek katma değerli ürünleri Türkiye’de yapmanın yolunu bulmalı yız. Yani tüm ara ürünler aynı kategoride değerlendirilmemeli. Emek yoğun ara mamuller ithal edilebilir, bu bizim rekabet gücümüzü artırır, ama teknoloji merkezli ara mamuller Türkiye’de yapıldığı takdirde bu da katma değeri artırır.



Türkiye’nin makine ve aksamları ihracatının yarıdan fazlası ABD ve AB’ye gerçekleştiriliyor. Türkiye’nin elinin güçlü olduğu ürünler hangileri?

Türkiye bundan beş yıl önce makinenin kilosunu 3,5 dolardan satıyordu, bugün ise kilosunu yaklaşık 6 dolara satıyor. Yani katma değer oranımız giderek yükseliyor. Avrupa ve Amerika’ya ihraç ettiğimiz ürünler arasında inşaat makineleri, kompresörler ve pompalar, iklimlendirme makineleri ön planda. Ama altı çizilmesi gereken bir başka olay daha var. Örneğin İngiltere’yi incelediğimizde makine üretiminin 2007 yılında yüzde 12 oranında düştüğünü görüyoruz. Ama ihracatı yüzde 40 oranında artmış. İthalatı da ciddi oranlarda artmış. Yani adam ürününü Uzakdoğu’da yaptırıyor, kendi ülkesinde markasını basıp ihraç ediyor. Hollanda’nın ihracatının yüzde 40’ını re-export oluşturuyor. Türkiye ticari anlamda da Uzakdoğu ile Avrupa arasında çok önemli bir ticaret köprüsü oluşturabilir. Bugün Çin mallarına karşı bir sürü sorun yaşanıyor. Oysa Türkiye bir lojistik merkezi haline getirilerek bu durumdan faydalanabilir. Küreselleşme bugün bir gerçek. Küreselleşme dev bir sel ve sel yukarıdan kopmuş geliyor ve bazıları göğsünü gerip “ben bu sele karşı durabilirim” diyor. Sel sizi duymaz bile. Sizi yerle bir edip geçer gider. Ama bu seli bir enerjik güç olarak görerek bu selden nasıl fayda çıkaracağımızın yolunu bulursak, örneğin bir sal inşa edip bu selin üzerinde durmayı becerebilirsek, bu selin devasa hızını da arkamıza alarak ilerleme imkanına sahip olabiliriz. Bu da strateji gerektirir. Stratejilerinizi doğru kurarsanız sizin için dezavantaj gibi görünen bir şey aslında size çok büyük avantajlar sağlayabilir. Tüm bu çerçeve içerisinde baktığınızda Türkiye dünyadaki büyük makinecilerle ciddi bir güç birliği oluşturarak bu selden büyük faydalar sağlayabilir. Ondan sonra da kendi markalaşma sürecini de başlatabilir ki bu çok önemli. Örneğin tekstilde kendi markalarımızı oluşturamadığımız için bugün dünyada ciddi sıkıntılar yaşıyoruz.

Türkiye makinede markalaşma konusunda nerede?

Türkiye bu konuda tekstile kıyasla çok daha büyük avantajlara sahip. Örneğin Amerika’ya teneke ambalaj makinesi ihraç etmek istiyorsunuz. Amerika’da bu işle ilgili en fazla 500 firma karşınıza çıkar. Oysa tekstil ile ilgili dev reklam kampanyaları yapmanız gerekir. Teneke ambalajı için ise Amerika’ya iki tane adam gönderirsiniz ve bir ay boyunca o iki adam Amerika’yı gezer ve o 500 firma sizin markanızı tanır. Makinenin kalitesi ve rekabet şansı kadar o makinenin servis hizmetleri de bizim sektörümüzde çok önemlidir. Bizde bir ürün verdikten sonra unutmak gibi bir kavram yoktur. Domatesi satarsınız yenir ve biter. Biz bir makineyi sattığımız zaman o firma ile evleniriz. Alıcı bu makinede bir arıza olduğu zaman bunun servis hizmetlerinin kim tarafından ve nasıl verileceğini bilmek ister ve kararını buna göre yapar. Alım kararında satış sonrası destek yüzde 60, fiyat yüzde 20, kalite yüzde 20 rol oynar. Bu imajı müşterinizde oluşturduğunuzda sizin önünüz açılır. Avrupa’ya yapacağınız ihracat stratejisinin farklı, Arap ülkelerine farklı, Rusya’ya daha farklı olmak zorunda. Ama her şeyden daha önemlisi bir makine üreticisinin ihracat alanına çıkmadan önce kendisini uluslararası standartlarda ürün üretebilir hale getirmesi gerekir. Birçok şirket henüz o noktaya gelmeden ihracat yapmaya başladıklarında, o ülkede oluşan problemler hem kendisini hem de Türkiye’nin imajını zedeliyor ve diğer kaliteli üretim yapan firmalar bu durumdan çok olumsuz etkileniyor. Türkiye sermaye problemi çeken bir ülke. Aynı sektörde çok sayıda üretici var. Örneğin Almanya’da 30 tane pompa üreticisi var ise Türkiye’de 250 adet pompa üreticisi var. Türkiye’de aile şirketlerini de bir arada tutabilmek oldukça zorlaştı. Ciddi bir mitoz bölünme yaşanıyor. Hiçbir firma kendi ülkesinde güçlü olmadan başka bir ülkede güçlü olamaz. Yurtiçinde güçlü olabilmek için de ciddi bir yapılanmayı sağlamak ve ölçek ekonomisine geçmek gerekiyor. Ama 50 tane rakibin aynı alanda çarpıştığı bir yerde ölçek ekonomisine geçecek bir firma oluşturmak da oldukça güç. Bence bugün itibariyle Türk makine endüstrisinin yaşadığı en önemli sıkıntılardan birisi bu.

Makine sektörü çok önemli bir şeyi başardı, bir platform oluşturarak sektörün tüm mensuplarını aynı çatı altında toplamayı başardı. Bu nasıl başarıldı?

Diğer sektörlere baktığımızda sektörün tüm unsurlarını aynı çatı altında görmek oldukça güçtür. Bizler nedense bölünmeyi çok seven bir milletiz. Bizler tüm yönetimlerimizde ahbap çavuş ilişkisi oluşturmaktan kaçınıyoruz. Gerçekten çalışmaya hevesli insanlarla bir araya gelmeye gayret ediyoruz. İkincisi gayet demokratik teşkilatlanmalar kuruyoruz. Herkesin fikirlerini rahatlıkla söyleyebileceği, özgür alanlar oluşturmaya çalışıyoruz. Eğer bu alanları oluşturursanız insanlar birliktelikten çekinmezler çünkü kendilerini rahatlıkla ifade edebilecekleri bir alan bulmuşlar demektir. Üçüncü olarak bizim bu organizasyonu yapmaktaki ana amacımız şuydu. Makineciler gerçekten de işleriyle çok alakadar olan insanlar. Lobiciliğin önemini bilseler de o kadar çok işleriyle uğraşmak durumundalar ki. Binlerce parçayı dizayn ediyorlar, milimetrenin binde biriyle uğraşırken kafaları yüzde 100 kendi işlerinde oluyor. Ama diğer taraftan işimize bir sanayi kolu olarak baktığımızda kafamızı biraz yukarı kaldırmamız gerekiyor. Alttaki insanlara daha çok inisiyatif vererek büyük resmi görmeye çalışmamız gerekiyor. Bu platformu oluştururken de biz arkadaşlarımıza şunu söyledik. Meselelerimizi tek başımıza dile getirmek yerine, bu meseleleri bu platformda tartışmaya açalım. Herkes fikrini açık açık söylesin. Bu sayede belki de yanlış bildiğimiz bazı şeyleri düzeltir ve ortaya doğru bir şeyler çıkartabiliriz. Ardından da hepimiz o doğruyu sahiplendiğimizde de onu savunmak çok daha kolay hale gelir. Makine sektörü gerçekten çok kaliteli insanlardan oluşuyor. Dolayısıyla bu platform büyük taktirle karşılandı ve OAİB Genel Sekreteri Mahmut Akıllı’nın da büyük katkılarıyla bunu çok kısa sürede hayata geçirdik. Önümüzdeki dönemdeki toplantılarda kendi aramızda KDV indiriminden tutun da ara mamul ya da ikinci el makine girişi gibi kavramları kendi aramızda tartışmaya açacağız. Bu tartışmaların neticesinde ortaya çıkan sonuçları da tüm kurumlar savunur hale gelecek. Bu sonuçları yetkililere de “Sektörün tamamı nın istediği budur, sektörün menfaatleri bu yöndedir” şeklinde sunabilme imkanına sahip olabileceğiz.

Benzer bir biçimde Ortak Satın Alma Organizasyonu OSO’yu kurmak da sektör açısından büyük bir başarıydı. Bu konu ile ilgili yorumlarınız neler olacak?

Türk makine sektörü iş gücü, bilgi, mühendislik hizmetleri ve lojistik konusunda avantajlara sahip. Ama dezavantajlı olduğumuz bazı önemli konular da bulunuyor. Bunların başında da girdi maliyetleri geliyor. Çünkü bir ülkede çok sayıda firma varsa ve ölçek ekonomisi yoksa, Almanya’da birisi bir üründen 10 bin tane üretiyor ve sen 500 tane üretiyorsan, 10 bin tane üreten adamın hammadde alım fiyatı ile senin alım fiyatın arasında ciddi farklar oluşur. Makineciler aynı ürünlerden farklı makineler yaparlar. Hepsi demir, motor ve sac kullanıp bunlardan farklı ürünleri hayata geçirirler. Biz de dedik ki bir bilgi işlem merkezi oluşturalım, firmalarımız bir araya getirelim, bu bilgi işlem merkezine hangi ürünleri kaç paraya satın aldıklarını yollasınlar, sonra ortak bir pazarlık mekanizması kuralım ve ortaya dev rakamlarçıksın. Böylece örneğin toplu olarak 500 bin adet rulman satın aldığınızda alım fiyatlarını ciddi anlamda düşürdük. Demek ki bir araya gelerek kendi iç organizasyonlarımızla halledebileceğimiz çok şey var. Bu durum tedarikçiye de büyük avantajlar sağlıyor çünkü stok ve üretim maliyetleri düşüyor. Reklam ve pazarlama maliyetleri düşüyor ve buradan herkes faydalanıyor. Yaklaşık bir buçuk yılda 25 kadar üründe ciddi fiyat indirimleri oluşturduk ve makine sektörü bundan büyük faydalar sağladı.

İkinci el makine ithalatı sektörün önemli sorunlarından birisi. Bu konu ile ilgili görüşleriniz nelerdir?

Bu konu ile ilgili olarak sektörümüzde çok farklı görüşler var. Ben Başkan olarak sadece kendi görüşümü sektörün ortak görüşüymüş gibi sunmak istemem. Kişisel görüşüm ise şu. Türkiye’de üretilmeyen makinelerin ikinci el girişi bence faydalıdır. Ama gönlümün istediği bir şey var o da Türkiye ulaşabileceği en son teknolojiye ulaşsın. Türkiye’de üretildiği halde bir takım ikinci el makinelerin Türkiye’ye girişi ciddi bir biçimde sakıncalı. Çünkü bu durum Türkiye’yi bir makine mezarlığı haline getiriyor. Teknolojik ömrünü tamamlama arifesinde birçok ürün Türkiye’ye giriyor ve bu gerçekten üzücü bir durum. Yirmi yıl içerisinde Türkiye’ye 11 milyon makine girmiş. Bunun 7 milyonu atılmış.

Avrupa elindeki ikinci el makineleri, hatta çöp diye ayırdığı makineleri bize satıyor ve teknolojisini yeniliyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile yaptığı anlaşmalar çerçevesinde bu duruma bir çare bulunması gerekiyor. Biz Türkiye’nin AB’ye girmesine ve Gümrük Birliği’ne taraftarız. Ama Türkiye’nin teknolojik ürünlerle ilgili Gümrük Birliği pazarlıklarında bazı konuların daha ciddi şekilde ele alınmasında fayda olduğunu düşünüyorum. Bu konunun Türkiye açısından öneminin geçmişte yeterince kavranmadığını düşünüyorum. Türkiye’nin imza attığı uluslararası anlaşmalar var ve Türkiye bu ürünlerin girişlerini karşılıklı olarak serbest bırakmış durumda. Ama teknolojik ömrünü tamamlamış, kalitesiz, Türk sanayisine katkısı olmayacak ikinci el makinelerin girişinin engellenmesinin başka yolları olduğunu düşünüyorum. Batıyı kendi silahlarıyla vurabileceğimizi düşünüyorum. Türkiye ISO gibi belgeler için yurtdışına 7 milyar dolar para verdi. Batı bu sistemlerle kendini koruyor ve çok güçlü bir finansman desteğine sahip olduğu için teknolojisini bu finansman desteği ile destekliyor. Sonra da “sen de ürünlerini uzun vadeli kredilerle destekleyebilirsin” diyor ama bizde o para yok ki. Batının destek sistemiyle Türkiye’ninki farklı olmak zorunda. Türkiye tıpkı Çin, Japonya, Tayvan ve Kore gibi geriden gelmenin avantajlarını kullanmalı. Biz önce o ürünleri hızla yapar hale gelmeliyiz. Ondan sonra Batıdaki teşvik sistemleriyle yatırımlarla ilgilenelim. Batı kendi içerisinde piyasa denetim ve gözetim mekanizmaları nı kurmuş. Sen istediğin malı gümrükten sok. Ama onu bir fabrikada çalıştırırken Batı “bu mal Almanya’daki standartlara aykırı ve sen bunu çalıştıramazsın” diyor. Dolayısıyla oradaki tüketici de biliyor ki eğer oradaki standartlarda bir ürün almazsa bunu tesisinde çalıştıramaz. Bir diğer husus Batı kendi teknolojik ve ekonomik sistemine göre gümrük anlaşmalarına giriyor. Çin’de emek yoğun ürünlerin kaliteli olanlarının Batıya girmesi Batı’nın işine yarıyor. Onu zaten kendi üretmiyor.

Kimse beni yanlış anlamasın. Bizler Gümrük Birliği, serbest rekabet ve gümrük duvarları nın kaldırılmasından yanayız. Ama bu anlaşmalar yapılırken daha dikkatli olunması gerekiyordu. En azından bundan sonra bu konularda daha hassas olmamız gerektiğini söylüyorum sadece. Avrupa’nın teşvik ve destek sistemleri oluşturulurken Türkiye de o fonlara ciddi katkılarda bulunuyor. Dolayısıyla onların bize yansımasında bazı farklılıkların oluşması için bence ciddi çalışmaların yapılması gerekiyor. Biz AB’ye girmek istiyoruz ama bir takım kurallarla da bizim önümüzün açılmasını istiyoruz. Bir diğer konu da şu.

Biz kendimizi AB ülkelerinin diğer üçüncü ülkelerle yaptığı gümrük anlaşmalarının dışında tutmuşuz. Bu gelecekte son derece tehlikeli bir gelişme olabilir bizim için. Örneğin Rusya ile AB gümrüklerini sıfırlarsa siz bunun dışında kalacaksınız. Bunların analizlerinin çok iyi yapılması gerekiyor. Makinecilerin stratejik planlama kabiliyetleri çok gelişmiştir. Bence bürokrasi, siyaset ve hükümet de bundan ciddi bir biçimde faydalanmalı. Bir de savunma sanayi ile ilgili bir yorumda bulunmak istiyorum. Türkiye’de her türlü şeyi yapabilecek KOBİ ölçeğinde çok sayıda firma bulunuyor. Savunma sanayimizin bizleri daha yakından tanımaya gayret etmesi gerekiyor. Savunma Bakanlığı ve Silahlı Kuvvetler Yetkilileri böylesi bir adım atarlarsa, asker mühendislerle sivil mühendislerimizi bir araya getirerek bir mühendislik grubu oluşturabilir ve bu grubu çalıştırarak çeşitli KOBİ’leri ellerindeki imkanlar seviyesinde parçalar ürettirerek her türlü organizasyonu gerçekleştirebiliriz. Bunlar zor şeyler değil. Dolayısıyla savunma sanayindeki dışa bağımlılığı bu sayede kırabiliriz.

Organize sanayi bölgelerinin yapılarını ve işleyiş biçimlerini sıklıkla eleştiriyorsunuz. Neden?

Teknoloji tabanlı sektörler dünyanın her yerinde gelişmiş bölgelerde konumlamıştır. Bir makineciye git Yozgat’ta makine ve teknoloji üret denmez. Hele üst teknolojilere doğru yürüyecekse. Oysa İstanbul, Bursa veya İzmit gibi bölgelerdeki yatırımlarla ilgili arazi fiyatlarına baktığınız zaman fiyatlar korkunç boyutlarda. Organize bölgelerin doluluk oranlarına bakalım. Organize bölgelerde bir kanun var ve bu kanun yerin üç yılda yapılmasını söylüyor.

Eğer bir firma tesisini üç yılda kurmuyorsa o bölgeyi rant için satın almış demektir. Yurtdışında birkaç firma yatırım yapmak için benimle iletişim kurdular. Bunlardan bir tanesi 300 milyon dolarlık bir yatırım yapacaktı ama arazi fiyatlarını yüksek buldu ve Çin’e gitti. Örneğin Ford’a 1 milyonmetrekarelik bir yeri bedava veriyoruz ve bu doğru bir yaklaşım. Türkiye’de teknoloji ve katma değer üretilecekse, zaten zayı f olan sermaye yapısını insanların araziye gömmesine engel olunması gerekiyor. Bizim organize bölgelerde yatırım yapmaya gayret eden insanlara hiçbir sözümüz yok. Sözüm sadece şuna. Baştan itibaren niyetinin organize sanayi bölgelerinden yer satın alıp daha sonra da bunu elinde tutup satarak bundan bir rant elde eden kişilerin engellenmesi gerekiyor. Orada fabrika kurmak için yer almıştır, ekonomik bir kriz yaşar ve bunu üç değil de dört yıl içinde kurar. Bu insanlara sözüm yok. Ama Organize Bölge’nin yüzde 70’i sonradan el değiştirip daha yüksek fiyatlarla birilerine satılıyorsa orada bir problem var demektir. Bunların iyi analiz edilip, tedbirlerin alınması gerekiyor.

Türk ekonomisinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Dünyada artık tam bağımsızlık diye bir şey yok. Her şey birbiri ile girift. 120 milyar dolarlık ihracat, 160 milyar dolarlık ithalat yapıyoruz. Toplamda 300 milyar dolara yaklaşan bir ticaret hacmimiz var. Neticede bu sizin ekonominize yansıyor. Bunu 1 trilyon dolara çıkarma hedefindesiniz. Bu sayede zengin bir ülke olacaksınız. Dünyada artık savaşlar top ve tüfekle yapılmıyor, ticari anlamda yapılıyor. Siz, ne kadar çok mal üretip başka ülkelere satıp, o ülkelerin ticari damarlarına nüfuz ediyorsanız, o ülkeyle olan ilişkileriniz de o düzeyde gelişiyor. O zaman da ne Ermeni tasarısı kabul edilir, ne de istemediğiniz gelişmeler yaşanır. Ama bu ilişkileriniz zayıf ise zaten siyasal anlamda da gücünüz olmuyor. Bütün iş ekonomide bitiyor. Türkiye, ekonomisini güçlendirdiği ölçüde dünyada sözünü geçirebilir hale gelecektir.

 

SPOT 1:

“ Küreselleşme dev bir sel ve bazıları göğsünü gerip “ben bu sele karşı durabilirim diyor. Sel sizi duymaz bile. Sizi yerle bir edip geçer gider. Ama bu selin üzerine bir sal inşa edip üzerinde durmayı becerebilirsek, onun devasa hızını da arkamıza alarak ilerleyebiliriz. Ama bu strateji gerektirir.”

SPOT:

 “ Biz hangi ara ürünleri Türkiye’de yapmalıyız? Bana göre Batıda yapılan yüksek katma değerli ürünleri Türkiye’de yapmanın yolunu bulmalıyız. Yani tüm ara ürünler aynı kategoride değerlendirilmemeli. Emek yoğun ara mamuller ise ithal edilebilir.”