OPEC+ ÜLKELERİNİN GÖRÜŞMELERE BAŞLAMASINA YÖNELİK HABERLERİN PETROL PİYASASINDA YARATTIĞI COŞKUYA BENZER ŞEKİLDE FİNANSAL VARLIKLAR DA VİRÜSÜN AŞISI BULUNDUĞU HABERİ YA DA İNSANİ KAYIPLARIN ZİRVE YAPARAK DÜŞMEYE BAŞLADIĞININ NETLEŞMESİYLE KUVVETLİ BİR RALLİ SERGİLEYECEKTİR. YAZ AYLARINA KADAR VİRÜS PANİĞİNİN YATIŞACAĞI ZATEN FİNANSAL PİYASALARDA FİYATLANAN BAZ SENARYO; AKSİ BİR DURUM YANİ YAZ AYLARINDA DA EKONOMİLERİN KAPALI KALMASI, BÜYÜK BİR DEPRESYONUN KAÇINILMAZ OLDUĞU ANLAMINA GELİR.

Ben, kötümser senaryodan ziyade baz senaryo üzerinden gitmek istiyorum. Yani hastalığın etkisini kaybedeceği, varlık fiyatlarının yükseleceği ve finansal piyasalarda yatırımı olan herkesin çok mutlu olacağı senaryoyu konuşalım. Bu durumda ne olacak? Öncelikle ticaret savaşı sırasında ortaya çıkmış olan bir trend çok daha kuvvetlenecek ve küreselleşme etkisini daha da kaybedecek. Biliyorsunuz, kriz sırasında Çin’e yönelik tepkiler iki başlık altında toplandı. İlki, verilerin düzgün açıklanmadığı iddiası ve ikincisi de tıbbi malzemelerde üretimin merkez ülkesi haline gelmesiydi. Önümüzdeki yıllarda sadece tıbbi malzemeler konusunda değil tüm stratejik mallarda, ki bunun içinde tarım ürünlerini de özellikle vurgulamak isterim, ülkeler iç üretime ağırlık verecek ve tedarik zincirleri çok daha büyük ve hızlı bir şekilde yer değiştirecek.

Bu, ticaret hacminin de azalması anlamına geliyor. Dünyanın en büyük ithalatçısı, yani pazarı ABD, dünyanın en büyük ticaret bloğu AB ve en yüksek ticaret fazlası veren ülke Almanya, dünyanın en büyük üreticisi ise Çin. Bu durumda ilk çıkarımımız, ticaretle büyüyen ülkelerin virüse karşı kazanılan zaferden sonra iç piyasası büyük ülkelere oranla çok daha yavaş toparlanacağı olabilir. Ticaret hacminin azalması, Fed bilançosu büyüyor olsa da, özellikle bazı gelişmekte olan ülkelerin dolar erişiminde sorunların devam edeceği anlamına gelir. Euro gibi gerçek anlamda bir rezerv para birimi özelliği olmayan ancak özellikle Almanya’nın ticaret fazlası nedeniyle güçlü duran para birimleri de bu hırpalamadan payını alacaktır.

Kriz öncesi dönemde ABD hane halkının yüzde 67’si acil durumlar için sadece 600 dolar birikime sahipti. Yetersiz güvencenin farklı seviyelerde de olsa tüm dünya için geçerli olduğunu söylemek hatalı olmaz. O halde ikinci çıkarımımız, sokağa çıktıktan sonra önce gönlünce yiyip içen ve harcama yapan hane halkı daha sonra tasarruf oranının arttıracak önlemler alacaktır, yani daha az harcayacaktır. Bu, zaten üretim fazlası olan bir dünya için iyi bir haber değil. Ekonominin çarklarının nispeten dönmeye başladığı Çin’de on binlerce iflasın söz konusu olduğuna dair haber- ler yayınlanırken, benzer bir durumun diğer ülkelerde de olması kaçınılmaz. Elbette küresel bir zincire sahip X kahve şirketi, bu krizden hasar alacak ancak batmayacaktır. Oysa sokağımızın köşesindeki kahve, bakkal, yani küçük girişimler bir daha geri dönemeyecek şekilde hasar almış olabilir. Üçüncü bir çıkarım olarak ekonomik aktör sayısının azalacağını, daha büyük şirketler ortaya çıkarken küçük şirketlerin yarattığı istihdamın da azalacağını söyleyebiliriz.

Yine, 11 Eylül sonrasında kamu harcamalarında savunma sanayisine daha fazla pay ayrıldığını görmüştük. 2008 krizinden sonra ise çok uzun sürmese de ABD hükümeti bankacılık ve otomotiv sanayisine eğilmişti. Şimdi ise kaynakların sağlık sektörüne kayacağını ve tüm dünyada daha öncekilere oranla görece olarak kamunun ekonomide uzun süre aktif olduğu bir döneme şahit olacağız. Son çıkarımımız AB projesi üzerine olabilir. Bu kriz, birlik için bir kırılma noktası. Birleşik Avrupa’nın ABD’den pek çok farkı var ama bir fark var ki ABD devriminin de temelinde yatıyor: Temsil olmadan vergi olmaz. Her krizde ülkeler kendi vergi verenini, yani vatandaşını korumaya öncelik veriyor. Ortak bir “Korona bonosu” son derece doğru bir adım olsa da Avrupa genelinde gerçek anlamda ortak bir temsil söz konusu değil. Avrupalı liderlerin bu krizi AB’yi daha öteye taşımak için mi kullanacaklarını yoksa dağılmaya mı götüreceğini zaman gösterecek. Ben, zamanın yıpratıcı etkisine inanıyorum.

Biraz da para politikalarına değinelim... Altınının yükselişi veya kapitalizmin çöküşünden bahsetmek istemiyorum, bunları her yerde okuduğunuzdan eminim. Bu kriz bize 2008 yılında gördüğümüz bir gerçeği yeniden hatırlattı: Fed dünyanın merkez bankası değil, ABD’nin merkez bankası. Bu nedenle, iyi niyetli tüm çabalarına rağmen krizin diğer ülkelere etkisi açısından elinden gelen fazla bir şey yok. Bu, doların rezerv para olmasından kaynaklanmıyor; euro, altın ve hatta Bitcoin de rezerv para olsaydı aynı durumla karşı karşıya kalacaktık. O halde “Yuan ne zaman doların yerini alır?” sorusunu tartışmak yerine İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan finansal mimarinin nasıl revize edileceğini tartışmamız gerekiyor. Herkesin, dergi kapağına bakarak komplo teorileri kurduğu The Economist’in “Tek Dünya Parası” başlıklı makalesi, tam da bu konuyu tartışan bir makaleydi. Nasıl ki faizlerin sıfıra geldiği bir ortamda Merkez Bankası Dijital Parası artık kaçınılmaz bir sonsa, bir rezerv para birimi olmadan düzenlenebilecek küresel yapı daha iyi işleyecekse, bunu ertelemenin de bir anlamı kalmıyor. Merkez bankaları politikaları ve kamu paketlerinin varlık fiyatları üzerine etkisini ise başka bir yazıda tartışma üzere sağlıklı günler diliyorum.

ŞANT MANUKYAN
İŞ YATIRIM MENKUL DEĞERLER AŞ
ULUSLARARASI PİYASALAR, HİSSE SENEDİ VE TÜREV İŞLEMLER MÜDÜRÜ