Türk makine sektöründe yaşanan sorunları, alınması gereken önlemleri ve gelecek dönemde karşılaşılacak durumları tartışmak adına dernek, firma ve akademi ayağı olmak üzere üç ana bölümde konuları değerlendirerek masaya yatırdığımız bu yazımız için birbirinden değerli isimlerle yine bir araya geldik. Geçtiğimiz sayımızda Makine İmalatçılar Birliği (MİB) ile gerçekleştirdiğimiz röportajımızın ardından, bu sayımızda da hidrolik ve pnömatik sektöründe bir platform oluşturmaya çalıştık.
‘Makinenin eli, ayağı’ olarak addedilen hidrolik ve pnömatik sistemler istisnasız hemen her fabrikada, her makine de bulunuyor. Hidrolikpnömatik sistemlerin uygulamada sağladıkları avantajlar, endüstrinin birçok alanına ise avantaj getiriyor. Kolay kullanımı, zaman, maliyet gibi ekonomi odaklı faydalar bunlardan sadece birkaçı. Sektörel anlamda kaydedilen ilerleme ve genişleyen uygulama alanları ile birlikte birer mühendislik dalı haline gelen hidrolik ve pnömatik, akışkanların basınçlandırılması ve bu basınçlandırılmış akışkanların iletimi-denetimi aracılığıyla makinelerde gerek duyulan mekanizmaların çalıştırılmasını sağlayan önemli mühendislik dalları olarak konumlarını güçlendiriyorlar. Hidrolik-pnömatik sistemlerin sağladığı avantajlar, birçok sektörde kemikleşmiş teknik sorunlara çare olurken; hız, zaman, maliyet gibi ekonomi odaklı faydalarla önemli birer misyon üstleniyor.
Akışkan gücü konusunda faaliyet gösteren üretici, temsilci ve satıcı statüsündeki firmaları bünyesinde toplayarak problemlere çözüm üreten AKDER Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Kurtöz; sektör sorunları arasında ilk sırada kabul edilen ara eleman sıkıntısının çözümüne yönelik Ulusal Akışkan Gücü Eğitim Merkezi’nde (UAGEM) eğitimlerin başladığını belirtti. Sorunlara yönelik diğer atılımlarının da kısa zaman içerisinde standardizasyona gitmek olacağını vurgulayan Kurtöz; “Kalitesi düşük ürünlerin kontrolsüz Türkiye’ye girmesi büyük sorun yaratıyor. Ucuz ürünler geliyor; fakat kalite anlamında asla belirli standartlara sahip değiller. Dolayısıyla belirli ürünlerin standartlara sokulması veyahut bu tür ürünlerin girişinin zorlaştırılması gerekiyor” dedi.
Hidrolik alanında Türkiye’nin lideri kabul edilen Bosch Rexroth Genel Müdürü Steven Young ise eğitim ve standardizasyon başta olmak üzere her konuda büyük düşünülmesi gerektiğinin altını çizdi. Young; “Başarılı yol uzun vadeli plan yapıp, büyük düşünmekten geçer. Kısa vadede de değişen koşullara adapte olacak şekilde kıvrak olunması gereklidir” şeklinde açıklamada bulundu.
İTÜ’de Öğretim Görevlisi olan Metin Güleç ise bir eğitimci olarak asıl problemin eğitim kaynaklı olduğunu vurgulayarak; “Hidrolik ve pnömatik, tekniğine uygun bir şekilde kullanılmadığı zaman gereksiz yatırım ve işletim maliyeti artışlarına neden olur. ODTÜ, İTÜ ve Boğaziçi gibi üniversiteler daha çok araştırmacı, akademisyen yetiştiriyor. Bu ve bu tür üniversitelerde hidrolik ve pnömatik devreler seçimli ders olarak ilgi duyan öğrencilere sunulabilir. Bazı üniversitelerde ve meslek yüksek okullarında mekanik, elektrik, mekatronik gibi bölümlerde hidrolik ve pnömatik ile ilgili dersler mutlaka müfredata konulmalıdır” dedi.
Hidrolik ve pnömatiğin anlamı nedir?
MG (Metin Güleç): Basınçlı hava (pnömatik) ve basınçlı yağ (hidrolik) makinelerin tahrik edilmesine yarayan ortamlardır. Hidrolik sistemlerde pompalarla, pnömatik sistemlerde kompresörlerle akışkana enerji kazandırılır. Sonrada enerji istenilen forma dönüştürülür ve makine çalıştırılıp iş yapılır. Hidrolik ve pnömatik, makinelerin eli ayağıdır. Makinelerin tahrik edilmesinde elektrik motorlarının yanı sıra iş yapan, çalışan makinelerin tamamında bu sistemler vardır. Makinelerde iş yapılması için bir hareketin elde edilmesi gerekir.
Bu hareketi sunacak ortamlar; içten yanmalı motorlar, elektrik motorları ve hidrolik, pnömatiktir. Bu çalışma ortamlarının kendilerine özgü uygulama alanları olmakla birlikte, özellikle otomasyon uygulamalarında hidrolik ve pnömatiğin rolü ön plana çıkmaktadır.
Hidrolik ve pnömatiğe bakıldığında hangi sisteme ülkemizde daha çok ihtiyaç duyuluyor?
MK (Mehmet Kurtöz): İhtiyaç yapılan işe göre belirlenir. Çalışma basıncına göre sistem tercihi yapılır. Pnömatikte en yüksek basınç 12 bar civarıdır. Çalışma basıncı ise çok daha yüksek basınçlar söz konusudur. Ortalama çalışma basınçları 200-300 bar civarındadır. Hidroliğin kullanıldığı alanda daha fazla güç gerekir, pnömatikte ise daha az ve düşük basınçlara ihtiyaç duyulur. yavaş yavaş servo elektrik teknolojisine bırakmaya başladı. Elektrikli servomotorlar hidrolikten pazar payı kaptı, kapacak. Bu durum önümüzdeki günlerde daha da artacak. Çünkü daha önce çok pahalı olan elektrikli servomotor teknolojisi daha etikli ve daha az fiyatlı hale geldi. Üstelik elektrikli servomotorların hassasiyeti, hidroliğe göre çok daha iyi.

SY (Steven Young): Parasal olarak bakarsanız hidrolik daha ağır basıyor. Ağırlıklı makine imalatı olan sanayilerde bu böyledir. Ortalaması 1/4’tür; ama 1/7’ye kadar gider.
Hidrolik bir pompanın ortalama 300 bar basıncı vardır, fiyatı ise 20-50 bin euro’dur. Pnömatik sistemde basınç 11/12 bar’dır ve komple sistemin fiyatı ise bin ile bin 500 euro arasındadır. Bu basınç çok daha uygun maliyetli malzemelerle eleman üretmenizi sağlar. Hidrolikte ise 3 bin bar’a kadar çıkabilirsiniz. Genellikle 200-300 bar’da çalışılır; MG: Hidrolik ve pnömatik ara aksam olması itibariyle bazı makinelerde pnömatik, bazı makinelerde hidrolik veya bazı makinelerde her iki ortamda kullanılabilir. Pnömatik ortamlar daha çok insanın eli ayağı ile yapabileceği işleri yapan nispeten düşük kuvvet gerektiren yerlerde kullanılır. Hidrolik ise büyük kuvvet ve hassasiyet gerektiren yerlerde kullanılan bir ortamdır. Maliyet açısından bakılırsa; yatırım maliyetlerinde pnömatik ürünler daha az fiyatlı, hidrolik ürünler ise daha çok fiyatlıdır. İşletme maliyetlerinde pnömatik daha pahalı, hidrolik daha az maliyetlidir. Günümüzde pnömatik ürünlerin toplam satışları artan bir trend göstermektedir.
Hidrolik teknolojisine bazı rekabetçi unsurlar da çıkmaya başladı. Daha önceki yıllarda sadece hidrolikle yapabildiğimiz bazı işleri elektrikle yapmaya başladık. Örneğin; makine imalatında kullanılan servohidrolik teknolojisi. Servohidrolik yerini ama 3 bin bar’a çıkma özelliği vardır. Öyle bir basıncı bir elementin içinde sanayiye kazandırmak için çok daha maliyetli malzemeler kullanmak gerekir.
Trend açısından ise pnömatik, artış oranlarına göre daha çok yükseliş kaydediyor. Hacimsel olarak hidrolik de artıyor; ama tek başına artmıyor. Elektronik kumanda sistemleri ile entegre edilerek artıyor. Sanayiler daha fazla otomasyona önem verdikçe ve pnömatik teknolojisi özellikle fabrika otomasyonunda daha çok belirli olduğu için pnömatik yükseliş gösteriyor. Türkiye sanayisi şu anda kabuk değiştiriyor. Türkiye’deki sanayi ‘ucuzcu’ bir sanayiden daha ‘nitelikli’ bir sanayiye gidiyor. Otomasyon talebi arttığı için de pnömatiğin, bu trene binmiş olduğunu ve hızını arttırarak ilerlediğini gözlemliyoruz.
MK: Gerek AKDER’in gerekse Cetop’tan gelen istatistiklerde de parasal anlamda hidrolik her zaman önde, pnömatik daha gerilerde. Bu konuda Cetop’tan gelen çalışmalar var. Özellikle otomasyona yönelme konusunda dünya bazında çalışmalar var. Hidroliği bırakıp, pnömatik ve elektriğe önem verilmesi konusunda çalışmalara başlanılmış durumda. Enerjiden ambalajlamaya, tarım ve orman makinelerinde denizcilik teknolojisine kadar geniş bir yelpazeye sahip olan hidrolik ve pnömatiğin ihracat değerleri nedir?
SY: Türkiye’deki toplam hidrolik pazarında (makinenin üzerine entegre edilen rakam) yaklaşık olarak 150 milyon euro seviyelerindedir. Bu seviye gerek üretimde yerli makinenin üzerine, gerekse de ithal edilerek makine üzerine takılmış toplam pazarı kapsamaktadır. Bizim Bursa’daki tesisimiz geçen sene 75 milyon euro ihracat yaptı. Türkiye pazarındaki satışının yarısı kadarını tek bir firma olarak Bosch Rexroth yapıyor. Bu değerler gittikçe artacak ve yaklaşık 2 yıl sonra Bursa’dan yaptığımız ihracat Türkiye’nin toplam pazarının üzerine çıkacak. Bosch Rexroth, pazarın istatistiklerini alt üst edebilecek bir örnek teşkil etmektedir. Bu ölçek ekonomisidir. Bu sürüm olmadığı sürece ne maliyetlerinizi, ne de teknolojinizi rekabetçi konuma getirebilirsiniz. Türkiye’nin, hidrolikpnömatik komponent üretimi konusunda treni yakalamak için, markalaşma hakkında yukarıda söz konusu edilmiş olan hususlara yönelip, hızla yol alması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Türkiye’nin ihracat değerleri olması gerekenin altındadır. Buna rağmen sistem bazında artan ve ümit verici bir trend mevcuttur. Bazı firmalar yurt dışı demir çelik tesisi ihtiyacını Türkiye’de tasarlayıp, yavaş yavaş Türkiye’de yapmaya başladılar. Bu güzel bir gelişme, pozitif bir ivmedir.
MK: Genel olarak bakıldığında parasal anlamda hidrolik rakamlarının daha yüksek olduğunu söylemekle birlikte bu konu maalesef en büyük sorunlarımızdan biridir. AKDER olarak bazı istatistiklerin toparlanmasında oldukça zorlanmaktayız. İnsanımız devlete verdiği rakamları nedense açıklamakta veya derneklere vermekte bir çekince duyuyor. Hâlbuki elinde istatistiği olmayan bir sektör, geleceğine de yön veremez. Dünya bazında hidrolik ve pnömatiğin piri kabul edilecek ülke hangisidir? Nedeni ne olabilir?
SY: Sorunun cevabı tarihte yatıyor. Rexroth markası Almanya’da 1795 yılında kurulmuş bir markadır. Özellikle 1900’lu yıllarda Alman ekonomisinin sanayileşmesiyle paralel gider. Teknoloji sanayileşmede kilit noktadır. Bizim her sene yaptırdığımız pazar paylarında çıkan araştırmalara göre Bosch Rexroth gerek hidrolik, gerekse pnömatik konusunda hep önde veya önlerdedir.
Yükselen ülke ise Çin; çünkü sanayileşmeye paralel olarak hareket ediyor. Son 15 yıldaki gelişmeye bakarsak Çin muazzam biçimde kendisini geliştirmiş durumdadır. Pazar liderliğine bakarsanız Avrupa menşeli firmalar Avrupa klasmanında bir numara, belki Kuzey Amerika’da iki numarada bulunuyor. Kuzey Amerika menşeli firmalar belki kendi ülke klasmanında bir numara ama Avrupa’da dört numarada yer alıyor.
MG: Hidrolik ve pnömatik ürünler sanayinin vazgeçilmez ürünleri olduğundan; bu konuda ulusal ve uluslararası bazda üretim yapan çok sayıda firma var. Her konuda olduğu gibi ARGE yapabilen, yeni ürünleri pazara sunan firmalar uluslararası firmalar olarak karşımıza çıkıyorlar. Hidrolik ve pnömatik pazarında öne çıkmış, marka olmuş firmalar Amerika’da Avrupa’da ve Uzakdoğu’da değişik isimlerle karşımıza çıkmaktadırlar.
MK: Almanya birinci sırada; ama baktığınız zaman pnömatik konusunda İtalya’nın ivme kazandığını görüyoruz. Uzakdoğu’ya baktığımızda ise Çin var. İleriki dönemde Hindistan’ın yıldızının parlayacağını düşünüyorum.
Akışkan gücü 1970’li yıllardan itibaren ülkemizde gelişmeye başlayan, genç bir yapılanmadır. Bu sektörün gelişimini nasıl buluyorsunuz?
SY: Umut verici. Kanaatimce Türkiye kısa bir zamanda iyi bir yol aldı, esasında bir değişim içerisinde. Türk makine imalatı ‘ucuzcu’ kavramından çıkıp, artık dünyanın her tarafına dünya devleriyle belli bir oranda teknoloji anlamında rekabet edebilecek düzeye geldi. Bunu yapabilenler yol alabiliyor, büyüyor ve gelişiyor.

Bunu yapamayanlar ‘ucuz olsun’ diye düşünenler markalaşmaya önem vermeyenler, Ar-Ge çalışmalarını benimsemeyen firmalardır. Bu şekilde hareket eden firmaların, yarışın gerisinde kalmaları kaçınılmaz hale geliyor.
Bu dinamizm Türkiye’de 2000’li yıllardan itibaren hissedilebilir bir şekilde arttı. Türkiye’de imalat yapmak için uygun bir zemin var. Bundan faydalanan firmalar gittikçe artıyor. Bu ne kadar gelişirse, makine sektörü Türk ekonomisine daha fazla katkı sağlayacak.
MK: Ben 1970’li yıllardan itibaren sektörün içerisinde bulunuyorum. O yıllarda henüz hidrolik bağlantı elemanları üretimi yapmıyorduk; ama ona yakın işler yapıyorduk. 1974’lerde yavaş yavaş hidrolik konusuna girmeye başladık. O dönemde hidrolik ve pnömatik ile ilgili bütün parçaları hemen bulamazdınız. Eski makinelerden sökülmüş ya da hurdacılardan alınmış parçalar malzeme olarak kullanılıyordu. Bu sektörün öncüleri uçaklardan parçaları sökerek bu sektöre girmiş insanlardır. Hidrolik-pnömatik sektöründe Türk firmalarının üretime başlamaları o yıllara rastlamaktadır. O günden bu yana sektör büyük gelişim göstermiş yaptıkları üretimlerle ithalatı engelledikleri gibi ihracat yapar duruma gelmişlerdir. Hatta kendi firmamız Kurtman gibi, üyelerimizden Kastaş gibi firmalar Çin’e dahi ihracat yapmaktadırlar. Bu anlamda başlanan noktadan şu anki haline gelmesi çok büyük başarıdır. Gelecekte ülkemiz açısından sektörün çok daha hızlı gelişeceği gerek makine sektöründe, gerekse ülkemiz ekonomisinde önemli bir yer alacağını düşünüyorum.
MG: Hidrolik-pnömatik sektörü Türkiye sanayisine paralel olarak gelişiyor. 1985 ve 1990’dan sonra uluslararası firmaların Türkiye’ye yatırım yapmalarıyla sektör daha fazla hızlandı. Bu firmalarda çalışarak yetişen gençler, sanayiye yeni bir soluk getirdiler. Onların getirdiği bir artı değer olmakla birlikte ulusal hidrolik pnömatik sanayinin gelişmesi önünde bir sorun oldukları da bugün için söylenebilir. Bunun nedeni uluslararası firmaların sahip oldukları sermaye gücü ile pazara hakim olmalarıdır.
Dernek olarak AKDER eğitim sektörüne katkı sağlıyor mu?
MK: Türkiye’de sanayi-devletüniversite iş birliği çok zayıf. Bu üçgeni sağlayamadığımız müddetçe başarılı olmak zordur. Hidrolik ve pnömatik sektöründe en önemli sıkıntılar arasında ara eleman sıkıntısı gelmektedir. Biz de AKDER olarak tamamen üyelerin bağışlarıyla hem Ankara’da, hem de İstanbul’da laboratuarlar kurduk. Geçen Nisan ayından bu yana hidrolik konusunda eğitim vermeye başladık. Bu eğitimlerimizde başarı gösterenlere ‘Katılım Sertifikası’ veriyoruz. Eğitimlerimizin süresi üç gündür. Eğitimimizin içeriğinde temel hidrolik prensipleri, akışkanlar ve karakteristikleri, kirlilik kontrolü, ana devre elemanlarının çalışma prensibi, şema okuma, bakım prosedürleri talimatları gibi konular bulunmaktadır. Daha çok mühendislerin ve teknikerlerin katılım gösterdiği eğitimlerimize katılanlar hidrolik sistemlerin endüstride neden tercih edildiği ve alternatif uygulamalara göre avantajlarını değerlendirebilir, sistemin çalışma prensibini öğrenir, elemanların görevlerini ve nasıl çalıştıklarını anlar, devre şemasını ana bileşenlerine ayırarak çözüm üretebilir ayrıca arıza gidererek karmaşık problemlerde uzman kişiye doğru bilgi aktarabilir. Üniversitelere sanayicilerin ve iş adamlarının destek verdiğini söyleyebilir misiniz?
MG: Maalesef evet diyemiyorum. Sanayimiz gelişiyor, bazı iş adamlarının nadiren de olsa yardımları olabiliyor; ancak genel anlamda iş adamları üniversitelere mesafeli duruyor. Ben bazı derslerde sektörün önde gelen firmalarından destek istedim; ama alamadım. O yüzden sektörün üniversitelere eğitim veren kurumlara yakın durduğunu, destek verdiğini söylemek çok zor. Gerçi bazen de eğitim kurumları destek istemekte de başarısız olabiliyor. Tek taraflı bir durum değil; ama bir kopukluğun olduğu aşikardır.



MK: Ben bu konuda Metin Bey ile aynı düşünmüyorum. Yetersiz olabilir belki; ama sanayici eğitim konusunda çok fazla çaba sarf etmekte ve meslek liselerine, mesleki eğitim merkezlerine ve üniversitelere destek vermektedirler. Yeter ki siz derdinizi anlatabilin. Ancak yeteri kadar birlikte çalışabildiğini söylemek pek mümkün değildir. Bu iş birliğinin güçlendirilmesi gerekmektedir. Üniversitelerde yetişen öğrencilere yeterli düzeyde eğitim verildiğini düşünüyor musunuz?
SY: Arzı oluşturan akademi ve talebi oluşturan sanayi dünyasıdır. Bu iki kurum yeterli derecede iş birliği içerisinde değil. Gereken köprüler de kurulmuş değil. Bireysel çabalar var; ama bunlar sadece bireysel sonuçları doğuruyor. Bir öğrencinin mezun olduktan sonra sanayiye girmesi, firmaların ondan faydalanmaya başlaması en az üç sene sürüyor. Bu üç sene bireyin iş dünyasına adapte olmasından başlayarak vaktinde mesaiye gelmesi, devamlılık gibi konuların pratik tarafını öğrenmesine kadar olan süreci kapsamaktadır. Bu sürenin kısaltılması gerekiyor. Bu süreyi kısaltmayı becerebilirsek, ülkemize kazanım sağlamayı başarabiliriz. Bunu sağlamanın yolu da öğrencilerin daha mezun olmadan evvel iş dünyasına entegre olmasıyla gerçekleşir. Bu kilit bir noktadır. Her kayıp, her rotasyon firma için bir maliyettir ve potansiyel kazancından da kayıptır.
Geçtiğimiz ay Türkiye Sanayi Stratejisi açıklandı. Bakanlık üreticilere Ar-Ge desteği sağlayacak. Bu durum firmaların Ar-Ge departmanlarını ne derece faaliyete geçirir?
SY: Markalaşma çok ilginç bir meseledir. Ar-Ge farklılaştırmaya giden katkıların bir tanesidir. Küçük işletme çok kısa vadede geri dönüş ister, yoğun sermayesi yoktur. Küçük işletmelerin cesaretlenmesi için teşvik yasaları söz konusu oluyor. Küçük işletmelerden yarın büyük markalar doğar. Çünkü başarılı işletmeci güzel fikirlerle yola çıkmıştır. Bunu uygulamada da bir şeyler başarırsa o firma bir yere gelir. Ar-Ge yasasındaki sıkıntı, geçmişteki yasadan kaynaklanıyordu. Firmanın teşvikten faydalanması için 50 kişiden fazla Ar-Ge mühendisi istihdam etmesi gerekiyordu. Ancak küçük işletme dediğiniz zaman zaten o firmada çalışan sayısının tamamı 40-50 kişidir. Bu nedenle küçük firmalara teşvik sağlanması için yasa tadilatına ihtiyaç duyulmaktaydı. Dolayısıyla bu teşviğin de ne kadar yararlı olacağını zaman gösterecek.
MK: Eski kanunda yer alan teşvikte bir de şöyle bir durum vardı: Birkaç küçük işletme bir araya gelip Ar-Ge desteğini alabiliyordu. Ancak bunu gerçekleştirmek çok zor. 3-4 tane küçük işletmenin bir araya gelip, ortak bir Ar-Ge departmanı kurup bunun sürekliliğini sağlaması pek mümkün gözükmüyor. Bu nedenle daha önceki yasanın bir ayağı bence eksikti. Yeni gelen teşvik sanırım yine küçük işletmeler ve KOBİ’lerle alakalı. Bu nedenle sektöre fayda sağlayacağını düşünüyorum.Sanayi Bakanlığı’nın yapacağı iyileştirme önlemleri sizce neleri kapsamalı?
SY: Hidrolik ve pnömatik sektörü bu paketin oluşumunda kanaat oluşturacak şekilde kendini konumlandırması gerekiyor ki, Türkiye’ye sesini duyurabilsin. Ayrıca hidrolik ve pnömatik sektörüne sağlanacak imkânların ana sektörle sağlanacak imkânlarla paralel olması gerekir. Çünkü makine imalatçısı bankadan para ya da teşvikleri alabiliyor. Dolayısıyla hızlı bir şekilde kapasite arttırımına gidebiliyor. Ancak, tedarikçi sektör paralel hareket etmez ise ana sektörün hızına yetişemez duruma düşer. Ana sektöre tanınan fırsatlar tedarikçi sektöre tanınmadığı takdirde entegre olunamaz. O zaman da altı boş bir yasa olur. Bu nedenle yasanın tedarikçilerle de paralel olması gerekir. Hidrolik ve pnömatik konusunda 2010 yılı değerlendirmesi ve sektör sorunları yapmanızı istesek…
MK: En önemli sorun kalifiye eleman sorunudur. Sadece hidrolik ve pnömatik sektörünün kendi sorunu
Türk Eximbank ve Halkbank ile yapılan anlaşmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?
MK: Makine üreticilerine yönelik olumlu bir katkı sağlayacağını düşünüyorum. Sonuçta 10 yıla kadar kredi ve devlet desteğinden bahsediliyor. Makine sektörüne ve dolayısıyla da bunun tedarikçisi olan diğer sektörlere de mutlaka olumlu yönde katkısı olacaktır. Ancak bunu sadece ana sektöre değil, onun tedarikçisi olan bizim gibi alt sektörlere de uygulanacak hale getirilmesi daha yaralı olacaktır. Belki hemen bugün değil; ama ileri vadede katkısının elbette olacağını düşünüyorum.
SY: Süreci kesinlikle hızlandıracaktır. Bir firma fabrikasını geliştirmek, tesisine yeni makineler eklemek isterse bunu yapabilmesi için öncelikle sermaye ayırması gerekir. Ancak sermaye artık sorun olmaktan çıktı. Bunu yapmak için uzun vadede kredi alımı gerçekleştirebilecek. Vakit nakittir” prensibi gerçekleştiği zaman, kazanım da gerçekleşmiş olacaktır. değil, tedarikçilerin hidrolik-pnömatik ürününü kullanan sektörlerin de sorunudur. Yetişmiş elemanın olmayışı en önemli sorunlarımızdan bir tanesidir. Birinci planda eğitim, ikinci planda üretimle ilgili standardın olmaması başlıca sorunlarımız arasındadır. Bu işi merdiven altında yapan da var gerçekten, hiç belgesiz, sertifikasız yapan da. Bunların nasıl malzeme kullandığı dahi belli değil. Bununla ilgili bir standart getirilmesi gerekiyor. Zaten AKDER olarak bir takım çalışmalar başlattık. Öncelikle sektörümüz ile ilgili etik kuralları belirleyerek tüm üyelerimize duyurduk ve sitemizde yayınladık. Bizim denetleme anlamında dernek olarak denetleme yetkimiz şu an için yok; ancak bir denetleme ayağının olması gerekiyor. Sıralamadaki diğer sıkıntı ise şudur: Dışarıdan elbette mal gelecek ama kalitesi düşük ürünlerin kontrolsüz Türkiye’ye girmesi çok kötü bir olay. Bu da büyük sorun yaratıyor. Ucuz ürünler geliyor; fakat kalite anlamında asla belirli standartlara sahip değiller. Bu da hem üretici açısından, hem de sektörün görünüşü ve itibarı anlamında kötü bir durum yaratıyor. Bu nedenle belirli standartlara sokulması veyahut bu tür ürünlerin girişinin zorlaştırılması gerekiyor.
MG: Ben eğitimci olarak ilk üzerinde durulması gereken konunun yine eğitim olduğunu düşünüyorum. Eğitim hem bu sektörde, hem de sanayide çalışan kişiler açısından gerekli. Bütün fabrikalarda hidrolik ve pnömatik sistemi var, olmayan fabrika yoktur. Sadece bankalarda ve ticari kurumlarda yoktur. Nerede üretim varsa orada hidrolik veya pnömatik kullanılır.
Hidrolik ve pnömatiğin daha etkili ve verimli kullanılması için konuyu iki pencereden bakmak gerekir. Birincisi; sistemlerin tasarlanması ve kurulması sırasında: Hidrolik ve pnömatik devre elemanları istediğimiz şekilde iş yaparken enerji harcadıklarını unutmamamız gerekiyor. Tasarım sırasında sistem boyutlandırılırken elemanlar optimum boyutta ve tipte olacak şekilde seçilmelidir. Unutulmamalıdır ki; seçilen eleman, makine üzerine konulan silindir günde binlerce kez ileri geri hareket edecektir. Her ileri geri hareketinde de boyutuyla ilgili bir enerji tüketecektir. Eğer ürün doğru seçilmediyse belki işini yapacaktır; ama gereksiz yere enerji tüketerek işini yapacaktır. Diğer yandan tasarımcının önünde bir işi yapabilmesi için seçenekler mevcuttur. Bu seçenekleri tasarımcını ön yargıdan uzak bilgili olarak irdeleyebilmesi gerekir. Bunun için eğitimli ve bilgili olmak ön koşuldur. İkinci önemli nokta ise; sistemlerin işletilmesi sırasında, sistem üzerinde bulunan elemanların uygun koşullarda çalıştırılması gerekir. Uygun koşullarda çalışan elemanlar daha iyi, daha uzun ömürlü ve daha verimli çalışırlar. Kullanım sırasında birinci dikkat edilmesi gereken konu enerji tasarrufu olmalıdır. Özellikle pnömatik ortamı pahalı bir çalışma ortamıdır. Temiz olduğu için kaçak hava sorunu üzerinde fazla durulmaz. Ancak küçük hava kaçaklarının toplamda havaya atılan önemli bir enerji maliyeytini getirdiği unutulmalıdır. Pahalı ve genellikle ithal olan ürünlerden mümkün olduğunca uzun süre yararlanmamız gerekir. Bunun için eğitimli ve bilgili olmak ön koşuldur. Bugün bir adet pompa 50 bin euro, bir hidrolik valf bin euro, servo valf ise 5 bin euro değerindedir. Bunları sanayide teknik eleman ya da üretim kısmında çalışan elemanlar kullanıyor. Ancak bu ürünler yeterli bir şekilde kullanılmıyor. Bir valf 5 yıl çalışacaksa 3 yılda bozuluyor ya da gerekli kapasitede çalıştırılmadığı için istenen verim elde edilemiyor. Bu durum hem enerji, hem de eleman açısından çok önemli bir zarar getiriyor. Üniversiteler elinden geldiğince öğrencileri bu anlamda yetiştiriyor. Üretim tesislerinin de meslek içi eğitim çalışmalarına daha çok önem, zaman ve kaynak ayrılması gerekiyor.
SY: Küçük düşünen küçük sonuca razı olur. Bu nedenle büyük düşünmeniz gerekir. Büyük ülkelerin 50 yıllık planlamaları vardır. Büyük firmaların 5-10 yıl planlamaları vardır. Dolayısıyla bir satın almacı ya da patron bir ürünü/hizmeti satın alırken büyük düşünmek zorundadır. Hemen en ucuzunu satın almaması gerekiyor. ‘Toplam sahip olma maliyetini’ iyi hesaplaması gerekir. Kendi sektörümüzde büyüyüp kapasite oluştururken, komşumuzdaki 5-10 senelik yetişmiş elemanı çalmamamız gerekiyor. Bu nedenle eğitim, standardizasyon gibi konularda büyük düşünmemiz gereklidir.
Komşudaki üreticinin müşterisini çalmak için ucuz makine üretmek, onların müşterilerini almak bizim bütünde küçülmemize neden olur. Bu durum kısır bir döngüdür. Sadece kendi pasta payımızı değil, pastanın tümünü büyüttüğümüz zaman Türkiye kazanır. Başarılı yol uzun vadeli plan yapıp, büyük düşünmekten geçer, kısa vadede de ise değişen koşullara adapte olacak şekilde kıvrak olunması gerekir.

Mehmet Kurtöz KİMDİR?

1956, Tunceli doğumlu olan Mehmet Kurtöz; İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunudur. Aynı fakültenin işletme kürsüsünde Uluslararası İşletmecilik yüksek lisansına başladıktan sonra tez aşamasında eğitimini dondurdu. Askerlik dönüşü Kurtman firmasının yönetimini devraldı. Mehmet Kurtöz değişik sivil toplum kuruluşlarının çeşitli kademelerinde görevlerde bulundu. Hadımköy Sanayici ve İş Adamları Derneği’nde (HASİAD) 8 yıldır Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev alan Kurtöz; 4 yıl da Başkan Yardımcısı olarak görev yapmıştır. İSO 41. Meslek Komitesi Başkanlığı’nın yanı sıra İstanbul Sanayici ve İş Adamları Dernekleri Federasyonu’nun (İSİDEF) HASİAD delegesi olan Kurtöz, son bir yıldır Akışkan Gücü Derneği’nin (AKDER) Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Birinci planda eğitim, ikinci planda ise üretimle ilgili standardın olmamasının başlıca sorunlar arasında olduğuna dikkat çeken AKDER Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Kurtöz; UAGEM’in faaliyete geçtiğini, böylelikle eğitim sorununun azalacağı söyledi.

Steven Young KİMDİR?

1964 doğumlu ve 30 yaşına kadar Sydney-Avustralya’da yaşamış olan Steven Young; mühendislik ve MBA eğitimi almıştır. 1995 yılında Avustralya’dan Mannesmann Rexroth Türkiye Genel Müdürü olarak Türkiye’ye geldi. 16 yıldır Türkiye’de çalışma hayatını sürdüren Young; Gebze ve Bursa’daki iki tesisle beraber bin 500 kişilik personelle 500 milyon euro’luk kapasitesi olan Bosch Rexroth Group’ta çalışmalarını sürdürüyor. Bosch Rexroth mobil uygulamaların yanında endüstri ve fabrika otomasyonunda kullanılan makinelerin tahrik ve kontrolü konusunda özel çözümler sağlıyor. Türkiye’de çeşitli sivil toplum kuruluşlarında Yönetim Kurulu Üyeliği ve Başkanlık gibi faaliyetlerde bulunan Steven Young; Bosch Rexroth’ta Genel Müdürlük görevini yerine getirmektedir.

Türkiye’deki toplam hidrolik pazarının yaklaşık 150 milyon euro seviyelerinde olduğunu vurgulayan Bosch Rexroth Genel Müdürü Steven Young; “Bursa’daki tesisimiz geçen sene 75 milyon euro ihracat yaptı. Bu değerler gittikçe artacak ve yaklaşık 2 yıl sonra Bursa’da yaptığımız ihracat Türkiye’nin toplam pazarının üzerine çıkacak” dedi.

Metin Güleç KİMDİR?

1957, Aydın doğumlu olan Metin Güleç; yaklaşık 20 yıldır pnömatik-hidrolik sektörün içerisinde bulunmaktadır. Alman Festo’nun Türkiye kuruluş çalışmalarını gerçekleştiren Metin Güleç, 1994 yılında firmadan ayrıldı ve endüstriyel otomasyon konusunda eğitim ve proje hizmetleri sunan ‘Teknik Otomasyon’ firmasını kurdu. Aynı yıl İstanbul Teknik Üniversitesi’nde doktorasını tamamlayan Güleç; eğitim çalışmalarına ağırlık verdi. Metin Güleç, halen İTÜ’de eğitim çalışmalarını sürdürürken, ‘Teknik Otomasyon’ isimli firmasında endüstriyel otomasyon projeleri yapmaya ve endüstriyel otomasyonun fabrikalarda daha verimli uygulanması için eğitim, öğretim faaliyetlerine devam etmektedir.

Hidrolik-pnömatik sektörünün Türkiye sanayisine paralel olarak geliştiğini belirten İTÜ Araştırma Görevlisi Metin Güleç; iş adamlarının üniversitelere mesafeli durduğunu ifade etti.