Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu ile üniversite-sanayi işbirliği farklı bir boyuta taşındı. Mevcut düzenlemeyle ülke sanayisinin uluslararası düzeyde rekabetçiliği artırılması ve ihracata yönelik bir yapıya kavuşturulması amaçlandı.

 Türkiye’nin Ar-Ge kavramını özel sektörde konuşmaya başladığı 1995 yılından bu yana önemli değişiklikler yaşandı. 1995 yılına nasıl gelindi ayrı bir konu ama öncesinde sadece üniversitelerde “bilimsel araştırma” gerçekleştirilirdi. Üniversite ile sanayiyi bir araya getirmek için 1970’lerden itibaren meslek odalarında tartışmalar yapılmış, ortak toplantılar düzenlenmiş ise de “üniversite-sanayi işbirliği” ancak 1990’larda kamuda dillendirildi. Sanayi kuruluşlarına hibe Ar-Ge desteklerinin verilmeye başladığı 1995, batı ülkelerinin uygulamalarına göre çok geç olmakla birlikte önemli bir dönüm noktasıdır. 2001 yılında yürürlüğe giren 4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu üniversite- sanayi işbirliğini farklı bir boyuta taşıdı.

Ar-Ge yapacak şirketlere proje bazlı hibe desteklere ek olarak birçok muafiyet getirildi. Kanunun amacı, “ülke sanayisinin uluslararası rekabet edebilir ve ihracata yönelik bir yapıya kavuşturulması” olarak belirtiliyor ve yolunun da “üniversiteler, araştırma kurum ve kuruluşları ile üretim sektörlerinin işbirliği” olduğu vurgulanıyordu.

Beklenti de çok açıktı:

•Teknolojik bilgi üretmek,

•Üründe ve üretim yöntemlerinde yenilik geliştirmek,

•Ürün kalitesini veya standardını yükseltmek,

•Verimliliği artırmak,

•Üretim maliyetlerini düşürmek,

•Teknolojik bilgiyi ticarileştirmek,

•Teknoloji yoğun üretim ve girişimciliği desteklemek,

•Küçük ve orta ölçekli işletmelerin yeni ve ileri teknolojilere uyumunu sağlamak, olarak ifade edildi.

Teknokentlerin öğretim üyelerine, üniversitelere ve sanayi kuruluşlarına sağladığı avantajların görülmesiyle birlikte sayıları hızla arttı. İstanbul ve Ankara’daki büyük devlet üniversiteleri öncelikle teknopark yapılanmalarını tamamladılar. Ancak, firmalar kiraların yüksek olmasından, üretim ve Ar-Ge birimleri arasında iletişim ve işbirliği ortamı yaratmadaki zorluklardan hoşnut değildi. Bu firmalar için 2008 yılında yürürlüğe giren 5746 sayılı kanun kapsamına alınan Ar-Ge merkezleri düzenlemesinin çözüm olduğu söylenebilir. Teknokentlerde faaliyet gösteren Ar-Ge şirketlerinin sahip olduğu ayrıcalıkların Ar-Ge Merkezleri için de tanınması ile sayıları da hızlı bir şekilde arttı. 5746 sayılı “Araştırma ve Geliştirme Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanun” Ar-Ge ve yenilik yoluyla ülke ekonomisinin uluslararası düzeyde rekabet edebilir bir yapıya kavuşturulması için:

•Teknolojik bilgi üretilmesi,

•Üründe ve üretim süreçlerinde yenilik yapılması,

•Ürün kalitesi ve standardının yükseltilmesi,

•Verimliliğin artırılması,

•Üretim maliyetlerinin düşürülmesi,

•Teknolojik bilginin ticarileştirilmesi, olarak hedeflerini tanımlıyordu.

Gerek Teknoloji Geliştirme Bölgeleri, gerekse de Ar-Ge Merkezleri düzenlemesi ile makro ölçekte beklenenler:

•Teknoloji yoğun alanlarda yatırım olanakları yaratmak,

•Araştırmacı ve vasıflı kişilere iş imkanı yaratmak,

•Teknoloji transferine yardımcı olmak,

•Yüksek/ileri teknoloji sağlayacak yabancı sermayenin ülkeye girişini hızlandırmak,

başlıkları altında verilmiş olup Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunca gerekli teknolojik alt yapıyı sağlamak, ekosistemin eksik bileşenlerini tamamlamak olarak tanımlanmıştır. Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu ile üniversitesanayi işbirliğinin kurumsallaşması, aynı veya farklı sektörlerdeki işletmelerin bir araya gelerek sinerji yaratmaları hedeflenmiştir. Benzer ortamlardaki “sinerji” yaratılması konusunda tüm dünyanın bildiği en tanınmış örnek “Silikon Vadisi”dir. Ancak, bizim benzer örnekleri yaratamadığımız açıktır. Teknokent yapılanmasının başlamasıyla birlikte yazılım sektöründeki firmalar lehine haksız bir rekabet oluştuğu görülmüştür. İlk yıllarda yazılım sektöründeki firmaların toplam içindeki oranı yüzde 80’nin üzerindeydi. Zamanla sektörel dağılımda düzelme sağlamaya çalışılsa da yazılım ve onunla ilintili sektörlerde faaliyet gösteren firmaların oranı hala yarıdan fazladır. Ar-Ge merkezlerinin sektörel dağılımı daha zengin bir dağılım göstermektedir. Bu dağılım ülkemiz ekonomisinde ve ihracatında sektörlerin sahip oldukları paylarla da orantılıdır. Ülkemiz koşullarında Ar-Ge ve yenilikçilik kapasitesi en gelişmiş şirketler kendi bünyesinde Ar-Ge Merkezi kurabilenlerdir. Yetkinlik bakımından geriden gelenler Teknoloji Geliştirme Bölgelerinde faaliyet gösteren firmalardır. Bunun da gerisinde Bakanlık, TÜBİTAK veya KOSGEB desteklerinden yararlanabilecek yetkinlikteki firmalar vardır. Sıralama; BSTB SANTEZ, TÜBİTAK TEYDEB, KOSGEB Ar-Ge İnovasyon desteklerinden yararlanan firmalar; Bakanlıkların, Kalkınma Ajansları ve KOSGEB Genel desteklerinden yararlanabilenler olarak gidiyor. Ancak, belirtilen desteklerden yararlanan firmaların sayılarına ve desteklenen proje sayılarına ilişkin istatistiklerden bu süreçlere katılan toplam firma sayısının 20 bin civarında olduğu çıkar. İmalat sektöründeki toplam sayıyla kıyasladığımızda hiçbir destekten yararlanamamış firmaların çok büyük bir çoğunluğu oluşturduğu görülür. Türkiye’de imalat sektöründe yer alan firma sayısı hakkında ulaşabildiğimiz en yeni resmi veriler 2002 ve 2009 yıllarına aittir. 2002 yılının verileri TÜİK Sanayi İşyeri Sayımından alınmış ve imalat sektöründeki firma sayısı 247 bin olarak tespit edilmiş. 2009 yılı verilerine göre hazırlanan KOSGEB 2011– 2013 KOBİ Stratejisi ve Eylem Planında toplam sayı 405 bin 873 olarak verilmiştir. 1-9 çalışanı olan firma sayısı 2002’de 220 bin 30 iken 2009’da 364 bin 513 olmuş ve 250 ve üstü çalışanı olan firma sayısı ise 917’den 1381’e yükselmiştir. Teknolojinin üretilmesi ve ticarileştirilmesi için üniversiteler ile sanayi arasında, kurumsallaşmış bir işbirliğinin sağlanması şarttır. Bu çerçevede teknoparklar, yeni teknoloji tabanlı işletmelerin oluşumu ve var olan işletmelerin gelişmesinin sağlandığı yapılar olarak üniversiteler ve araştırma kuruluşlarındaki bilimsel çalışma sonuçlarının, uygulamaya aktarılmasında etkili mekanizma olması beklenmektedir. Ancak, ülkemizdeki teknoparkların bu beklentileri karışlayacak şekilde yönlendirildikleri söylenebilir mi? 2011 yılından bu yana yapılan yıllık performans değerlendirmelerinde teknoparkların başarısını ölçmek amacıyla kullanılan ölçütlerin iyileştirilmesi gerekir. Teknoparkların önceliğinin üniversitedeki bilginin Ar-Ge firmalarına akmasını sağlamak olması gerekirken bu husus değerlendirmede yoktur. Performans değerlendirmesi;

•Devlet Destekleri ve Yönetici Şirket Harcamaları (yüzde 16),

•Ar-ge Yetkinliği (yüzde 29),

•İhracat ve Firma Kompozisyonu (yüzde 20),

•Fikri Mülkiyet Hakları (yüzde 12),

•Kuluçka Hizmetleri (yüzde 8),

•İşbirliği ve Etkileşim (yüzde 15) kriterlerine göre yapılmaktadır.

Ayrıntısı olmamakla birlikte “işbirliği ve etkileşim” maddesinin üniversite ile işbirliğini kastettiği düşünülmektedir. Ancak, teknokent mekanizmasının ruhunu oluşturan bu işbirliği hakkında daha somut veriler istenmeliydi. İstatistiklerde yapılan proje sayısı kadar projelerde görev yapan öğretim üyelerinin sayısı, bunların sektörlere göre dağılımı, alınan hizmetler karşılığında öğretim üyelerine ödenen ücretlerin toplamı da bilinmelidir. Ayrıca, üniversitelerde var olan laboratuvar alt yapısının kullanıldığı proje sayıları ile hizmetler karşılığında ödenen ücretler de bilinmelidir. Diğer taraftan, öğretim elemanlarının üniversite yönetim kurulunun izni ile bölgedeki kuruluşlarda araştırmacı olarak görevlendirilebileceği, yarı veya tam zamanlı çalışabileceği ilgili yasada belirtilmiştir. Buna ek olarak, öğretim elemanlarının üniversite yönetim kurulunun izni ve yaptıkları araştırmaların sonuçlarını ticarileştirmek amacı ile bu bölgelerde şirket kurabilecekleri, kurulu bir şirkete ortak olabilecekleri ve/ veya bu şirketlerin yönetiminde görev alabilecekleri yazılıdır. Teknokentlerdeki şirketlerin içinde öğretim üyesi şirketlerinin oranı bilinmemekle birlikte bu özellikte çok sayıda şirket vardır. Yasada öğretim elemanlarının kendi araştırmalarının sonuçlarını ticarileştirebilecekleri belirtilmiştir. Dolayısıyla, bu şirketlerin tıpkı bir “arayüz şirketi” gibi başka öğretim elemanlarının araştırmalarının sonuçlarının ticarileştirilmesi işini yapamayacağı açıktır. Böyle bir durum var ise, bunun haksız bir kazanç oluşturduğuna da dikkat çekmek gerekir. Bu arada, 5746 sayılı yasa kapsamında faaliyete geçen Ar-Ge merkezlerinin de öz yeterliliklerini garantiledikleri varsayımına dayanmakta ve üniversite ile işbirliğinin adı dahi geçmemektedir. Bu merkezlerin Ar-Ge projesi kurgulama yetkinliğine sahip olmaları, devlet hibe desteklerine erişebilmeleri ile yetinmek mümkün değildir. Dünya markası yaratabilecek yetkinliğe kavuşmaya aday firmalar olabilir. Ancak, firmaların da sadece kendi imkanlarıyla bu eşiği yakalamaları ve “teknoloji izleyicisi firma”dan önce “hızlı izleyici”ye ardından da “teknoloji lideri” olabilmeleri çok zordur. Bu nedenle, Ar-Ge merkezlerinin üniversitelerle işbirliği çok daha farklı ve önemli bir anlam taşımaktadır. Dolayısıyla, bir an önce yasal düzenlemeler yapılarak öğretim elemanlarının Ar-Ge merkezlerinde yapacakları çalışmaların Teknoloji Geliştirme Bölgeleri yasası ile verilen tüm muafiyetlere sahip olması sağlanmalıdır. Üniversite ile sanayi arasında kurulacak işbirliğini sadece iki kurumun veya yöneticilerinin işbirliği olarak görmek yanıltıcı olur. Her iki sistemin de bütün bileşenlerinin bu işbirliğinin gerekliliklerini yerine getirebilecek ve birbirine uyum sağlayabilecek özelliklerde olması gerekir. İyi niyetle başlatılan çalışmaların sürdürülebilir olması başka türlü mümkün değildir. Bu sürecin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi ancak bir kurumsal arayüz yapının varlığıyla sağlanabilir. Türkiye’de bu anlamda kurgulanan ilk arayüz yapılar TÜBİTAK ÜSAMP (Üniversite-Sanayi Ortak Araştırma Merkezleri Programı) kapsamında kurulmuştur. Hukuki bir takım güçlükler nedeniyle 1998-2006 arasında kurulan altı arayüz yapıdan dördü 1 Ocak 2007’den bu yana farklı kimliklerle faaliyetlerini sürdürmektedir. 2012 yılında TÜBİTAK’ın başlattığı 1513 TTO Destek Programı da önemli bir arayüz modelidir. Tamamen üniversiteye bağlı olarak yapılandırılan TTO’larda üniversitelerde üretilen bilginin teknolojiye dönüştürülmesi amaçlanmıştır. Ancak, gerek TTO’ların başarısı gerekse ülkemizin bilgi/teknoloji tabanlı ekonomiye geçişi sanayi ile üniversitenin ne kadar iç içe olabildiğine, sanayi ile sağladığı işbirliklerine bağlıdır. Ancak, burada bu işbirliğini genel olarak ele almaktansa ileri teknoloji boyutuyla ele almak doğru olur. Bu nedenle, TTO’ların “müşteri” hedef kitlesi olarak görmesi gerekenler en başta Sanayi Ar-Ge Merkezleri olmalıdır. Üniversite-sanayi işbirliği ve teknoloji tabanlı gelişme uzun soluklu bir hedeftir. Yıllık performans kriterleri ile izlenmeli ve iyileştirilmelidir. Ülkemizde özlenen ve hedeflenen bilgi tabanlı ekonomiye ulaşabilmek için ekosistemdeki tüm bu eksiklik ile kopuklukların giderilerek bütünsel bir strateji oluşturulup uygulanması gereklidir.