Türkiye önemli bir seçimi geride bıraktı. Seçim sonuçları, seçmenin geniş kapsamlı bir koalisyon isteğinde bulunduğu şeklinde yorumlanabilir. Nitekim çok geniş bir seçmen kitlesi Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil ediliyor. Türkiye için erken seçime gitmeden uzun süreli, reformcu ve icracı bir koalisyon hükümetinin kurulması en iyi senaryo olarak görülebilir. Ancak genel seçim sonuçlarının ötesinde küresel alanda oluşan yeni koşullara da dikkat etmemiz gerekiyor. Nitekim yeni koşullar 2015 yılında küresel ölçekte hissediliyor ve Türkiye’de de bu koşullar ekonominin yavaşlaması olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle hükümeti kim kurarsa kursun yeni dönemin küresel koşullarını doğru algılamazsa iç siyaset dinamiklerinin ötesinde başarı şansı olmaz. Bu çerçevede öncelikle yeni küresel koşulları değerlendirmekte fayda var.

KÜRESEL KRİZİ SONRASI SIRADA RESESYON DEĞİL YAVAŞ BÜYÜME VAR

1980’li yıllarla birlikte küreselleşme etkisinde kalmaya başlayan dünya ekonomisi altıyedi yıl hızlı büyüdükten sonra resesyona giriyor ve 12-18 ay içinde bu resesyondan çıkarak yeniden hızlı büyüyordu. Hızlı büyümeleri ihracat, yatırımlar ve dış finansman olanakları destekliyordu. Özellikle gelişen ülkeler yatırımlara, ihracata ve dış borçlanmaya dayalı hızlı büyüyorlardı. 2008 küresel krizinin ardından yedi yıl geçti ve yeni bir dönem başlıyor. Ancak bu yeni dönem öncekiler gibi bir resesyon dönemi değil. Çünkü dünya ekonomisi krizinin etkilerini daha yeni atlatarak kalıcı büyümeye ancak geçebiliyor. Bu nedenle yeni dönem “yavaş ekonomik büyüme” özelliği ile karşımıza çıkıyor ve muhtemelen iki-üç yıl sürecek. Ekonomik büyümdeki yavaşlama özellikle başta Çin olmak üzere gelişen ülkelerde daha çok hissedilecektir.

MAL İHRACATI BÜYÜMEDE SÜRÜKLEYİCİ OLAMAYACAK

Yeni dönemin önemli özelliklerinden birisi dünya mal ticaretindeki büyümenin durağanlaşmasıdır. Son üç yılda dünya mal ticareti neredeyse hiç artmadı. 2015 yılında da yüzde dört-beş arasında küçülecek. Ekonomik büyümelerdeki yavaşlama ile mal talebi düşüyor. Doların güçlenmesi ile de emtia ve varlık fiyatları geriliyor. Bunların bileşeni dünya mal ticaretindeki yavaşlama ve küçülmedir. Küresel kriz sonrası tüm ülkelerin sanayi üretimlerine yeniden sahip çıkması da mal ticaretini sınırlıyor. Mal ticaretindeki durgunluk nedeniyle önceki dönemlerden farklı olarak sadece ihracat dayalı büyüme modelini kullanarak hızlı büyüme sağlamak artık yeni dönemde mümkün olmayacak. Çin başta olmak üzere önceki dönemlerde bu modeli kullanan ülkeler artık daha dengeli ve yavaş büyümek zorunda kalacak. Önümüzdeki iki-üç yıl içinde büyümede mal ihracatı yerine hizmet ihracatı daha önemli hale gelecek. Özellikle gelişmiş ülkeler bilgi tabanlı hizmet ihracatı ile büyüyecek.

YENİ SABİT SERMAYE YATIRIMLARI DURAĞAN

Son üç yıldır ekonomik yavaşlama ve mal ihracatındaki durağanlık ile birlikte küresel ölçekte sanayi odaklı yeni sabit sermaye yatırımları da geriliyor. Özellikle Çin’in hemen tüm sanayilerde yarattığı kapasite ve bu kapasiteye tedarikte bulunan dünyanın geri kalanında oluşturulan kapasitenin bir bölümü atıl kaldı. Bu atıl kapasite yeni ilave talep ile doyana kadar sabit sermaye yatırımları birkaç yıl daha zayıf kalacak. Birkaç yıl içinde yapılacak yeni sabit sermaye yatırımları ise enerji, çevre ve işgücü tasarrufuna odaklı, bilgi tabanlı, internet destekli ve verimliliği öne çıkaran yeni nesil üretim hatlarının kurulması odaklı olacak.

BOL FİNANSMAN DÖNEMİ SONA ERDİ 2000’li yılların başından küresel krize kadar finansal piyasaların, küresel krizden sonra ise gelişmiş ülke merkez bankalarının yarattığı bol ve ucuz finansman dönemi yaşandı. Yeni dönemde artık ikisi de olmayacak. Gelişmiş ülkelerin bankacılık sektörleri ile ilgili düzenlemeleri bankaların artık daha sınırlı finansman sağlamasına yol açacak.

ABD Merkez Bankasının önümüzdeki iki-üç yıla yayılacak faiz artışları ve parasal sıkılaştırması ise küresel likiditeyi azaltacak ve likiditenin dolar varlıklara kaymasına yol açacak. Daha şimdiden finansman olanakları sıkılaştığı için sabit sermaye yatırımları da sınırlanıyor. Bu nedenle gelişen ülkeler daha kıt ve pahalı finansman olanakları ile karşılaşıyor. Gelişen ülkeler artık kendi yurt içi kaynaklarını artırmak ve kullanmak zorunda kalacak.

TÜRKİYE DÖVİZ DENGESİNE DİKKAT ETMELİ

2015 yılının başından itibaren döviz kurlarında önemli artışlar oluştu. Döviz kurlarının artışında hem yeni küresel mali koşullar, hem de yurt içindeki seçim ve hükümet beklentileri etkili oluyor. Yılın ikinci yarısı içinde döviz kurlarına ilişkin farklı beklentiler bulunuyor. Yılın ikinci yarısında döviz kurlarını döviz dengeleri belirleyecek. Bu çerçevede Türkiye’nin döviz dengelerindeki gelişmeleri de değerlendirmemiz gerekiyor.

DIŞ TİCARET AÇIĞI HIZLI, CARİ İŞLEM AÇIĞI YAVAŞ AZALIYOR

Döviz dengeleri içinde en önemlileri mal ve hizmetler ticaretindeki dengeyi gösteren dış ticaret dengesi ile cari işlemler dengesidir. 2015 yılında hem dış ticaret açığı, hem de cari işlemler açığında gerileme sürüyor. Yılın ilk beş ayında dış ticaret açığı yüzde 28,6 azalarak 22,7 milyar dolara geriledi. Yıllık cari işlemler açığı da Nisan ayı sonu itibariyle 44,3 milyar dolara indi. Dış ticaret açığı daha hızlı azalırken, cari işlemler açığında gerileme hızı beklentilerin altında kalıyor. Yılın ikinci yarısında mevcut yüzde 2-3 arasındaki büyümenin korunması halinde dış ticaret açığı ve cari işlemler açığında gerileme sürecektir. Bir başka deyişle yılın ikinci yarısında döviz dengesinde iyileşme açıkların kapanması şeklinde devam edecek.

KUVVETLİ SERMAYE ÇIKIŞLARI İLE DÖVİZ REZERVLERİ AZALIYOR

2015 yılında cari işlemler açığını finanse eden sermaye hareketlerinde negatif gelişme yaşanıyor. Türkiye’den net sermaye çıkışı olmadı. Sermaye çıkışının iki nedeni vardır. İlki FED etkisi ile (faiz artışları beklentisi ve güçlenen dolar) Türkiye gibi gelişen ülkelerden sermaye çıkışları, ikincisi ise siyasi belirsizlik ve ekonomik yavaşlama ile cazibenin azalmasıdır. Bunlara bağlı olarak cari açığın altında kalan bir sermaye girişi nedeniyle döviz rezervleri kullanıldığından rezervler azalır. Nitekim Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının Mayıs ayı sonu itibariyle brüt döviz rezervi 99,9 milyar dolara, net döviz rezervi ise (kendine ait olan) 23,3 milyar dolara geriledi. Rezervler muhtemelen izleyen aylarda gerilemeye devam edecek. Bu koşullar altında rezervleri artırmanın kısa vadeli yolu içeride siyasi belirsizlikleri hızla ortadan kaldırmak ve/veya faiz oranlarını yükselterek yeniden sermaye girişini sağlamaktır.

FED FAİZ ARTIŞI EYLÜL AYINDA BAŞLAYACAK

Yeni küresel mali koşulları oluşturan ABD Merkez Bankası FED’in faiz artışı Eylül ayında çok büyük olasılıkla başlayacak. FED faiz artışı doların güçlenmesine ve TL dahil gelişen ülke para birimlerinin değer kaybetmesi ile faiz oranlarının artmasına yol açacak. Sermaye çıkışları daha da kuvvetlenecek. Bu nedenle yılın ikinci yarısında Eylül ayı başından itibaren sermaye hareketlerinde yaşadığımız dengesizlik daha da bozulacak.

REEL SEKTÖR DÖVİZ POZİSYONUNA DİKKAT

Döviz dengelerinde oluşan gelişmeler ve döviz kurlarında yaşanan hızlı artışlar en çok reel kesimi olumsuz etkileyecek. Bankacılıktaki sıkı düzenlemeler ile bankacılık sektörü döviz pozisyonunu iyi yönetiyor. Reel kesimin ise Mart ayı sonunda 173,5 milyar dolar döviz pozisyon açığı bulunuyor. Döviz kurları artışı ile hem pozisyonun nakit akışında sıkıntı olacak, hem de bilançolardaki yeniden değerlemeler ile borçlar artarken, karlar ve öz kaynaklar azalacak. Reel kesimin karşılaşabileceği bu sıkıntı nedeniyle bankaların yılın ikinci yarısında reel sektöre yeni kaynak aktarmada çok dikkatli olacağı düşünülüyor.

SİYASİ BELİRSİZLİĞİ AZALTAN BİR KOALİSYON HÜKÜMETİ KISA SÜREDE KURULMALI

Yılın ikinci yarısında döviz dengelerinde ortaya çıkacak olumsuz gelişmelere karşı bir an önce siyasi belirsizlikleri en aza indirecek bir koalisyon hükümeti kurulmalıdır. Böylece ekonomi yönetimi boşluğu ortadan kalkacak ve ekonomiye öncelik veren bir yönetim ile yeniden güven sağlanarak sermaye girişleri başlayacaktır. Azınlık hükümeti ile özellikle erken seçim ve Suriye’ye olası bir askeri müdahale senaryoları ise sermaye çıkışlarını hızlandıracaktır.