Sizi bir kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olup dönünüz!” Yetenekli öğrenciler Atatürk’ün bu sözleriyle Avrupa’nın çeşitli ülkelerine uğurlanır...

Sizi bir kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olup dönünüz!” Yetenekli öğrenciler Atatürk’ün bu sözleriyle Avrupa’nın çeşitli ülkelerine uğurlanır. Amaç, Cumhuriyetin kalifiye eleman ihtiyacına cevap bulmak ve Batı tarzında eğitim almış yeni bir nesil yetiştirmektir. 1925-1945 yıllan arasında çeşitli branşlarda Avrupa’da eğitime gönderilmiş 40 kişi arasında Türk sanayisinin gelişimine öncülük etmiş isimler de buluyor. Moment Expo’nun Ağustos sayısında birçoğu aramızdan ayrılmış olan bu isimlerin yaşam öykülerine yer vermeye çalıştık.

MUSTAFA İNAN MEKANİK BİLİMCİ 1937-1941, İSVİÇRE

Mustafa İnan, 1911 yılında Adana’da doğdu. 1931’de Adana Lisesi’ni bitirdi, aynı yıl Yüksek Mühendis Mektebine girdi ve 1937’de birincilikle mezun oldu. Zürih’teki Yüksek Teknik Okulunda hazırladığı doktorasının konusu, Vierendel kirişlerin mekanik ve fotoelastik incelemesi üstüneydi. 1941’de doktorasını veren İnan, yurda dönünce Yüksek Mühendis Mektebinde müderris muavinliğine atandı; sonra da İTÜ İnşaat Fakültesine bağlı olarak kurulan Teknik Mekanik ve Genel Mukavemet Kürsüsünün başına profesör olarak getirildi. 1954-1956 arasında İnşaat Fakültesi Dekanlığında, 1957-1959 arasında da İTÜ Rektörlüğünde bulundu. 1967’de Almanya’da, kan kanseri tedavisi görürken hayatını kaybetti. Mustafa İnan, bilim ve teknik alanındaki yetki ve ağırlığını yurdun fikri kalkınması için kullanmaktan hiçbir zaman kaçınmamış, TÜBİTAK’ın kuruluşundan beri üyeliğinde, 1967’de de Bilim Kurulu Başkanlığında bulunmuştu. Yaşamı, Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Roman adlı eserine konu oldu.

“SEN DOKTOR OLMUŞSUN BİLE”

Mustafa İnan’ın öğrencilik yıllarına ilişkin en önemli kaynak da yine bu roman. Türk Edebiyatı’nın en seçkin kalemlerinden biri olan Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamınının Romanı adlı eseri, Mustafa inan’ın Zürih’te geçen öğrencilik günlerine de tanıklık ediyor. Ayrıca, Türkiye’nin ilk kadın arkeoloğu olan eşi Jale İnan’ın ve matematik profesörü Cahit Arf’ın anlatımları da Mustafa İnan’ın öğrencilik günlerine ışık tutuyor.

Jale İnan anılarını şöyle aktarıyor: “Lise son sınıfta fen ve edebiyat olarak ayrılırdık. Fen bölümünü seçtim. Nebile Basri isimli Adanalı bir arkadaşımız vardı. O sene de üniversite giriş sınavları yeni bir sistemle yapılacaktı ve çok sıkı çalışmamız gerekiyordu. Nebile, ‘Adanalı bir çocuk tanıyorum, adı Mustafa İnan. Yüksek Mühendis Mektebinde okuyor, çok da güzel matematik anlatıyor. Ondan ders alırsak başarılı olmamamız için bir neden kalmaz. Gelip hafta sonu sizde kalayım, Mustafa da gelip bize ders versin’ dedi. Annem de izin verince, hafta sonları bizim evde Mustafa’dan ders almaya başladık. Mustafa öyle güzel ders anlatırdı ki, ders bitmesin diye gözünün içine bakardık. Ben birkaç ders sonra matematikte epeyce ilerledim. Derste öğrencilerin anlamadığı bir şey olunca hoca, ‘Jale Hanım anlatsın’ demeye başladı. Mustafa daha o zamandan benimle evlenmeyi kafasına koymuş; ama bize hiçbir şey belli etmedi. Sonra ben Almanya’da arkeoloji tahsili yaparken, Mustafa da Zürich’te doktora yapıyordu. Mustafa, harbin başlarında İsviçre’deydi; bana Almanya’ya yiyecek paketi gönderirdi. Almanya’da o zamanlar şartlar çok zordu. Yiyecek bulamazdık, halsizlikten bacaklarımız titrerdi. Yakacak yoktu, kütüphane 10 derece olurdu. Soğuktan titreyerek çalışırdık. Onun gönderdiği paketler çok hoşumuza giderdi. Ben yurda döndükten üç ay sonra sözlendik ve bir yıl sonra, 1944’te de evlendik. 1945’te Hüseyin doğdu. Hüseyin küçükken Mustafa’ya bir şey sorduğunda hemen cevap vermez; sorusunun cevabını ona en iyi nasıl anlatabileceğini bazen gittiğimiz toplantılarda da düşünmeye devam ederdi. Eve dönünce de Hüseyin’e sorduğu sorunun cevabını uzun uzun anlatırdı. Yapı olarak çabuk hastalanan, zayıf bünyeli bir insandı. Bir akşam eve geldiğinde çok hasta görünüyordu. Ben de telaşlanarak geç bir saat olmasına rağmen, ilaç aramaya çıktım. Zorlukla açık bir eczane bulabildim, ilacı alıp dönerken hava iyice kararmıştı. Koşa koşa eve geldim, meğer çalışmaya başlayınca hasta olduğunu unutuvermiş... Geldiğinde hemen çalışmaya koyulurdu. Çalışırken de dikkati kolay kolay dağılmazdı.”

Cahit Arf ise Mustafa İnan ilgili şunları paylaşıyor: “Mustafa, İsviçre’’ye doktora için gidince, onun hemen doktora almasını profesör mahzurlu bulmuş. Önce matematikten, sonra fizikten filan imtihan etmek istemiş. Mustafa yanaşmamış buna. ‘Benim mektebim, en az sizinkiler kadar kıymetli’ diyerek diretmiş. Onu çok ‘milliyetçi’ bulmuşlar ve bir süre doktora vermemişler. Bir gün Mustafa’nın bulunduğu bir toplulukta, o sıralarda Belçika’da çöken bir köprüden söz ediliyormuş. Profesör birden Mustafa’ya dönmüş, ‘İşte senin doktora tezinin konusu’ demiş, Bu köprüde malzemenin yorulmasını incele bakalım.’ Mustafa da bu sözü çok ciddiye almış, hemen çalışmaya başlamış. O köprünün bir maddeden modelini yapmış, yüklemeleri koymuş üzerine ve çatlamaların başladığı yerleri tespit etmiş. Bu madde üzerinde gerilimlerin arttığı, yoğunlaştığı yerleri görmek kabil. Sonra jiletle yontmuş muhtelif yerleri ve sonunda gerilme birikimleri artık görülmeye başlamış. Yani, gerilme, sınır boyunca eşit bir şekilde dağılmış. Mustafa’nın fikrine göre iyi köprü, o profilde olandır. Bir özel hal olarak da köprü yerine bir düzlem almış, bir de bacak yapmış buna. O bacağın yapıştığı yeri yuvarlatmış ve yine o bulduğu şekilde hiç birikim almayacak biçimde yontmuş. O bulduğu profili musluktan suyun akışına benzetmiş. Bir süre sonra, bulduğu ilk neticeleri göstermek ve çalışmalarının ilerlemesi bakımından fikrini almak için profesörün yanına gitmiş. Onun yaptıklarını inceleyen hoca, “Sen doktor olmuşsun bile’ diyerek hayretini ve hayranlığını belirtmiş. ‘Olmaz’ demiş Mustafa, ‘Önce matematikten imtihan edin beni, ondan sonra karar verin.’ Sonra ona bir laboratuvar kurmuşlar, köprünün maketini yaptırmışlar camdan. Doktorayı bitirince de İsviçre’de kalması için çok ısrar etmişler. Elçilik kanalıyla baskı bile yapmışlar. Kabul etmemiş. ‘Ben memleketime döneceğim’ demiş. Zürich’ten doktorasını bitirerek döndüğü zaman yolda kendine rastlayan Remzi Buldan’ın, ‘Mustafa, bizim okuduğumuz mukavemet dersini nasıl buluyorsun? Avrupa’da bu ders nasıl okutuluyor? sorusuna, biraz düşündükten sonra şu karşılığı vermişti: ‘Vallahi, bugün Avrupa’da mukavemet dersi başka türlü okutuluyor ama bizim okuduğumuz da makbul ve kafidir.” (Bir Bilim Adamının Romanı, Oğuz Atay; TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi Arşivi)

KAZIM ÇEÇEN SU MÜHENDİSİ 1939-1945, ALMANYA

Kazım Çeçen, 1919 yılında Elazığ’da doğdu. 1943’te Berlin Teknik Üniversitesi Su Mühendisliği Bölümünden yüksek mühendis unvanı alarak mezun oldu. Aynı yerde doktora çalışmasına başladı. Savaş nedeniyle 1945 yılında yurda dönerek İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi. 1949 yılında doçent ve 1960 yılında profesör oldu. 1959 yılında Avusturya Graz Teknik Üniversitesi’nde doktorasını tamamlayarak Dr. Techn. unvanını aldı. 1963’te İTÜ İnşaat Fakültesi Hidrolik ve Su Kuvvetleri Kürsüsü Başkanlığına atandı. 1982’de aynı fakültede Hidrolik Anabilim Dalı Başkanı oldu.1962-64 arasında İnşaat Fakültesi dekanlığı yaptı. 1979 yılından başlayarak İTÜ Bilim ve Teknoloji Tarihi Araştırma Merkezi müdürü oldu. 1985 yılında Braunschweig Teknik Üniversitesi’nde ders verdi. 1986’da emekli oldu. 1991 yılına kadar İTÜ Su ve Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Uygulama Araştırma Merkezi’nde çalıştı. Bilim Merkezi Vakfı’nın kurucularından biriydi. 1997 yılındaki ölümüne kadar İTÜ’de Teknoloji Tarihi dersini verdi. Prof. Çeçen’e 1967 yılında Deutsche Wasserwirtschaft, E. V. Berlin tarafından Gothilfi Hagen madalyası, 1976 yılında TÜBİTAK tarafından Bilim Ödülü verildi. Kazım Çeçen, 8 Ağustos 1997’de vefat etti.

“MEĞER BİZİM DRESDEN BOMBALANIYORMUŞ”

Kazım Çeçen’in öğrencilik anıları arasında en heyecanlı satırları, dönüş yolunda yaşadıkları oluşturuyor. II. Dünya Savaşı’nın sonunda büyük bir trajedi ile sona eren Dresden bombardımanını yaşayan Çeçen’in notlarında savaşın soğuk yüzü net bir biçimde görülüyor. “Trenle Dresden’e dönüş yolunda üzerimizden en az 400 bombardıman uçağının geçtiğini gördük. Acaba neresi bombalanacaktı? Meğer bizim Dresden bombalanıyormuş. Dresden’e geri döndüğümüzde evi aradık, bulamadık. Enkaza bakarak, güçlükle kaldığımız evin yerini tespit ettik. Bizim binaya bir bomba isabet etmiş ve yerine büyük bir çukur açılmıştı. Bitişikteki apartmana da iki bomba düşmüş. Her taraf cayır cayır yanıyordu. Almanlar bombardıman ve yangınlar için, içine insanların girebileceği, su dolu havuzlar yapmışlardı. Dresden’de insanlar bombardımandan sonra bu havuzlardaki suya atlayıp alevlerden korunmuşlardı. Sadece nefes almak için çıkmışlardı.” Büyük Dresden bombardımanı konusunda Kazım Çeçen’in not etmediği ancak kızı Ferhan Çeçen’e anlattıkları, bombardımanda birçok Türk öğrencinin de öldüğünü gösteriyor.

“Babam kendi doğum gününden çok, 13 Şubat gününü hatırlardı; o güne, ikinci doğum günüm diyerek daha ziyade o günü kutlardı. Pasaportunu uzatmak için başka yere gitmek zorunda kalması sayesinde Dresden’de mutlak bir ölümden kurtulmuştu. Bombardımanda kaldığı ev uçtuğu için üzerindeki elbise ve pasaportuyla kalmış. Aynı zamanda hazırlamakta olduğu doktora çalışması da uçmuş. Dresden bombardımanından sonra bütün Türkler birbirlerini aramışlar. Babam da bir arkadaşının evine gitmiş, yerde yatarak birkaç gün orada kalmış. Bir sürü eve gitmişler, arkadaşlarını aramışlar. Bulunamayanların öldüğünü anlamışlar. Söylediğine göre 11-12 Türk öğrenci ölmüş. Dresden bombardımanından sonra kendisi bir köye taşınmış. Daha sonra Konsantrasyon kampından bırakılan Yahudiler ile Almanya’daki yabancılar, İsveç vapuruyla Türkiye’ye (Kuzey Denizi- Cebelitarık-Akdeniz yoluyla) gelmişler. İsveç vapurunda çok iyi ağırlanmışlar. Bombardımanlardan sonra, 3-4 saat içinde hemen organizasyon yapılıyormuş. Sabah sokak başlarına yazı asılarak, şu aşevinde şu sokaktakiler vesaire gibi kimin nerede yemek yiyeceği hakkında bilgi veriliyormuş. Acil durumlarda halka yönelik örgütlenmenin çok mükemmel olduğunu söylerdi. Babam Dresden’de öğrenciyken bir gün sözlü imtihana giriyor; imtihanda bir Yugoslav (veya Bulgar) öğrenci, bir kendisi, iki de Alman teğmen var. Teğmenlerin kolunda gamalı haç var, ikisi de cepheden gelmişler; birinin de kolu yaralı ve sarılı. Hoca soruları vermiş, dönerek her birine soru soruyor, birinin bilemediğini diğerine soruyor. Babam ve Yugoslav öğrenci çalışmışlar ve biliyorlar, diğer ikisi bilemiyor. Belli ki çalışamamışlar ve bu durum yüzünden biraz da eziliyorlar zaten. Hoca yine devam ediyor birkaç tur, yine aynı durum görülüyor. Sonunda hoca Almanlara çıkışıyor: ‘Beyler’ diyor, ‘Siz kendinizi ne zannediyorsunuz, yani siz cepheden geldiniz diye sizi geçireceğimi mi zannettiniz, dışarı çıkın!’ Babam hem kendinin hem de Yugoslav öğrencinin dehşet içinde kaldıklarını ve mahcup olduklarını söylerdi. Hoca iki yabancının önünde iki Alman subayını azarlayıp, dışarı çıkarıyor. Savaş içinde ve karşısındakiler Nazi subayı olsalar dahi kendi ‘durumu’ hakkında da hiçbir endişesi yokmuş. Bu anıyı da her zaman prensip sahibi olmaya ve rüzgara göre eğilmemeye örnek olarak anlatırdı. Babam savaş nedeniyle Berlin’den çıkıp, bir köye taşınmış. Berlin’deki doktora hocasının yerinden epey uzakta oturuyormuş; fakat düzenli olarak gelip görüşüyormuş. Hocası, uzaktan geldiği için babama öncelik vererek görüşürmüş. Bunu şöyle anlatmıştı: ‘Bir gün yine gittim, dışarıda bekliyorum, uzun zaman geçti, hoca beni almadı, ben de hiç belli etmedim, ondan sonra beni bir an farketti ve çok şaşırdı. Elini başına vurarak şöyle dedi: Herr Çeçen, çok özür dilerim, sizin bu özel durumunuzu unuttum; bugün çok dalgınım, cephede oğlumun öldüğü haberini aldım. Babam bu durum karşısında ne söyleyeceğini bilemediğini ve sessizce kalakaldığını söylerdi. Babam bu olayı anlatırken de hep o anı tekrar yaşardı. Genellikle bu olayı, o zaman Almanya’da bu gibi kişilerin ciddiyetine örnek olarak anlatırdı. Hocanın oğlu vurulmuş, o gün dahi işinin başında, bir de talebeden özür diliyor!’

Kazım Çeçen’in öğrencilik anılarının ilginç bir bölümü de Türkiye’ye dönüş yolculuğu. İsveç gemisinde geçirdiği zamanı gün gün kaydeden Çeçen, ülkesine dönüşün sevincini satırlara geçirmiş. “Bu sabah gemi saat 06.00’da Göteburg’tan ayrıldı Akşama doğru Norveç-İsveç hudutlarının birleştiği koya vardık. Birkaç Alman zabiti gemiye bindi. Bu gece limanda kaldık. Sabah hareket ettik ve akşama Kristiansand Körfezi’ne vasıl olduk. Hava çok güzel. Körfez de çok şairane görünüyor. Kristiansand’ta uzun süre kaldık. Herkesin canı sıkılmaya başladı. Bugün Alman kontrolü devam etti. Artık yarın sabah dokuzu on geçe hareket edeceğimizi söylüyorlar. Akşamüzeri güneş battıktan sonra iki U-bot (Alman denizaltısı) ve birkaç küçük harp gemisi yanımızdan süzülerek geçtiler, yanlarında da iki ticaret gemisi gidiyordu.Gemi saat 09.30’da hareket etti. Körfez çok durgun ve güzel görünüyordu. Hepimiz güverteye çıktık ve doya doya seyrettik. Bugün gece ve gündüz hiç durmadan gidiyoruz. Deniz çok sallıyor. Öğle yemeğinde ter bastı, hemen güverteye çıktım. Birçok arkadaşları benden daha çok deniz tuttu. Fakat ben yine iyiyim, gezmek suretiyle vaziyeti atlattık. Sabah 10.30’a doğru Faroe Adaları’na geldik. Vahşi bir tabiat. Adalar denizin üzerinde pasta gibi duruyor; kenarlar çok sarp, bazılarında yüzlerce metreyi buluyor. Küçük bir limana geldik. Gemi demirledi, küçük bir taka gemiye yaklaştı, İngiliz bayrağını gördük. Ben şahsen Almanya’dan artık tamamen kurtulduğuma çok memnunum. Geçen yedi ay hayatımın en kötü günlerinden sayılır. Öğleden sonra saat dörtte hareket ettik. Hava oldukça fırtınalı, mide bulantısından korkarak akşam yemeğini yemedim. Epey müddet yukarı güvertede birkaç arkadaşla beraber gevezelik ettik. Şarkı söyledik. Hava berraktı. Kutup yıldızına baktık, şimalde olduğumuz için tepemizde görünüyor gibi. Akşam erkenden yatağa girdim. Sabah vapurun düdükleriyle uyandım, gece iyi uyudum. Yine annemden, babamdan hülasa bütün aile efradından rüyalar gördüm. Her zaman aynı nakarat. Gemi hala sallıyor. Bugün bütün gün hiç kara görmedik. Yarın akşam veya öbür gün sabah Liverpool’a varacağımız söyleniyor. Dönüşte İrlanda’nın şimalinden geçip oradan Lizbon’a gidecekmişiz. Bakalım ne dereceye kadar doğru. Gün neşesiz geçti. Hafifçe beni de deniz tuttu. Akşam saat 01.00’de yatağa girdim. Hava gayet sakin, vapur sallanmıyor. Fakat dün gece çok sallandık. Sabah kahvaltısından sonra birkaç İngiliz harp gemisi gördük. Sonra da bir tayyare üzerimizden uçtu. Uzakta başka bir harp gemisi var. İrlanda ve Britanya önümüzde.” (Yayımlanmamış öğrencilik hatıraları)

Kaynak: Kansu Şarman’ın İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan Türk Promethe’ler (Cumhuriyet’in Öğrencileri Avrupa’da 1925- 1945) kitabından derlenmiştir.