FABRİKA

Bu yeni fabrika dışarıdan bakıldığında durağan, sessiz ve işlevsiz olduğu izlenimini uyandırıyordu. Araç parkı bile olağan dışıydı. Fabrika binasının devasa büyüklüğünün yanında, sanki sadece üç beş araç için yapılmış bir oyun parkını andırıyordu. Daha da ilginci, saat öğleden sonra neredeyse iki olmasına rağmen, parkta tek bir araç bile yoktu. Binaya giriş sadece bir yürüme yolundan belli oluyordu. Yolun bittiği yerde belli belirsiz bir kapısı vardı binanın. Binanın rengine boyandığından, birleşme çizgileri olmasa hiç görülemeyebilirdi bile.

Nedense pencerelere de gerek görülmemişti. Öylesine, neredeyse kapısız, tamamen penceresiz, estetiği olmayan bir dikdörtgenler prizmasıydı. Renk seçimi de bu kasvetli görünüşe destek oluyordu.

Ana binanın hem sağında, hem de solunda yaklaşık elli metre uzaklıkta kurulmuş olan iki bina daha vardı. Küçük de olsalar aynı mimari anlayışla yapıldıkları belliydi. Hatta mimar sadece ölçeği küçültmüş bile olabilirdi.Arada sırada, ana bina ile yan binalar arasında trene benzer, her yanı kapalı vagonları olan; ama raysız araçlar gidip geliyordu. Ana yoldan fabrikaya gelen yol sağa, yumuşakça, bir çember parçası gibi kıvrılıyordu. Yolun tabelası “Bütün Trafik” diye girişleri sağa yönlendiriyordu. Bu yolun ana hattı bütün yerleşkeyi içine alacak biçimde dolanıp, tekrarana yola, girişteki sol yol olarak bağlanıyordu.“Bütün Trafik”ten sonraki ilk  tabelada “İnsan Ziyaretçiler” yazılıydı ve sola doğru ayrılarak, fabrikanın önündeki araç parkına bağlanıyordu.

Bir sonraki tabela ise yine solu işaret ederek “Mal Girişi”ni gösteriyordu. Ayrılan sol yol, fabrikanın sağındaki yan binanın fabrikaya uzak tarafındaki geniş alana bağlanıyordu. Son tabela ise “Ürün Çıkışı”nı işaret edip, benzer bir biçimde sol yan binaya yönlendiriyordu. Her alandan çıkış yolu, girişten ayrı olarak düzenlenmişti. Bütün çıkış tabelaları ise büyük çemberin üzerinde, üstten bakıldığında saatin ters yönü olacak biçimde, çıkış yönünü gösteriyordu. İlginç bir biçimde bütün yollar,birbirlerine teğet çember parçalarıyla oluşturulmuştu. Her tabelanın üzerinde Latince yazılar olmasına rağmen, bir de “nokta” ve diğer geometrik şekillerden oluşan, şifre görüntüsü veren simgeler vardı. Yollar hem çok temiz, hem de çok düzgündü.

Onların da üzerlerinde şimdiki yol çizgilerine benzeyen çizgiler ve ara sıra da birtakım simgeler vardı. Bazı günler hiç olmasa da, genellikle günde birkaç kere, şimdiki treylerlere benzeyen araçlar, bazen “Mal Girişi”ne, bazen de “Ürün Çıkışı”na giriyorlardı. Yan binaların duvarlarına neredeyse dayanacak kadar yaklaşan bu araçlar, en fazla 30 dakika içinde tekrar hareket edip fabrika alanını terk ediyorlardı. Tabelalar olmasa ne yapıldığını anlamak olanaksız olabilirdi. Bütün bu “treyler”ler bir insan sürücü olmadan çalışıyordu. Yapay zekaları olmasa bile, aracı denetleyen bilgisayarlardaki programların hepsi çok gelişmiş birer uzman sistemdiler. Araçların önünde, arkasında, sağında,solunda, altında ve de üstünde onlarca hareketli kamera vardı.

Sürücübölümüne gizlenmiş büyük antenleri sayesinde dış dünyayla haberleşebiliyorlardı.Kendi aralarında olduğu gibi hem fabrikayla, hem de ana komutamerkeziyle de haberleşiyorlardı. Bir tür “otomatik” olan treylerler sürekli topladıkları bilgiler yoluyla yapmaları istenen görevleri fazla bir yönlendirme olmadan başarabiliyorlardı. Öyle ki merkeze sistemin genel durumu hakkında bilgi iletirken, yolculuk boyunca edindikleri yol durumu, meteorolojik durum, olaylı bölge görüntüleri gibi bilgileri de topluyorlardı.Fabrika sahibi firma bu bilgileri belli bir ücret karşılığında diğer firmalarla ve devlet kurumlarıyla paylaşıyordu. Aynı anda hareket halinde, değişik konumlarda olan ve konumlarını GPS sistemiyle ileten bu araçların topladığı bilgiler sayesinde örneğin; hava durumu tahmini yapan kuruluşlar tahminlerinin kesinliğini inanılmaz ölçüde geliştirmişlerdi.

Emniyet’in trafik birimi gelen görüntüleri trafiği düzenlemek ve kuralları uygulamak için kullanıyordu. Araç istatistiklerini Kara Yolları kullanıyordu. Verili her bir anda yüzlerce treyler ülkenin dört bir yanına nakliye yaparken, aslında hareketli bir sensör ağı oluşturuyorlardı. Her saniye içinde merkeze çok değerli ve yoğun bir bilgi akışı vardı. Bu çevrimiçi bilgi şirketin bütçesinde, gelirler hanesinde,önemli bir girdiydi.

GİRİŞ

Fabrikanın insan girişi kapısından girildiğinde göze çarpan manzara hiçde öyle şaşaalı değildi. Ne camekan yapılar, ne gururlu isim tabelaları, nede ürünlerin sergilendiği stantlar vardı. Sadece yeterince büyük bir salondu.İletişim masalarında her türlü bilgisayar, kamera ve ses sistemleriyle hazır durumdaydı. Tuvalet ve banyo odaları hazır ve temiz bir durumda kullanıma açık, bekliyorlardı. Dinlenme ve uyuma odaları bile düşünülmüştü. Ana salonda hazır gıda ve içecek makineleri, ilk yardım dolabı ve iş güvenliği malzemelerini içeren dolaplar vardı. Acil durum robotları duvar yanlarında hareketsiz bekliyorlardı.

Bunlar merkezden, yerel yollarla veya kendi değerlendirmeleriyle etkin hale gelen; yangın, deprem ve diğer benzeri afet durumlarında yapılacak görevler için tasarlanmış, oldukça otonom robotlardı. Bir yangın durumunda ilk görevleri insan ziyaretçilerin güvenliğinisağlamaktı. Sonrasında, komutlar ne olursa olsun, yangını denetim altınaalmak en ağır basan amaçlarıydı. Denetim mekanizmaları bulanık mantık(fuzzy logic) üzerine kurulmuştu.

Böylelikle, bazen merkezin emirlerine rağmen başka şeylere yönelip, yangını denetim altına almaya çalışabilirlerdi. Fabrika üretim alanına açılan kapı gerekli bütün iş güvenliği donanımını takınmayan hiçbir insan için açılmıyordu.Fabrikanın ana beyni olan bilgisayar görüntü işleme teknikleri ve diğeryöntemler sayesinde her insanın gereken en az donanımı taşıyıp taşımadığını denetliyordu. Acil durumlar için ya ziyaretçinin bir şifre girmesi ya da merkezden gelen bir “izin ver” komutu gerekiyordu. İş güvenliği donanımı şimdikine benzese de, kolayca görülemeyen birçok yeni şeyi içeriyordu.

Kompozit malzemelerden yapılmış olan çok hafif; ama oldukça dayanıklı baretler, temel olarakkafatasını korumakla birlikte, aynı zamanda beynin elektronik etkinliğini kaydediyordu. Gözlerin nereye baktığını belirleyen baret, üzerinde bulunankamerayı o yöne hareket ettiriyordu. Kulakların maruz kaldığı sesler ve ses düzeyleri belirlenip, havadaki kimyasallar analiz edilip merkeze iletiliyordu. Bileğe takılan kimlik belirleyici aynı zamanda; tansiyondan, nabız atış sayısına; kandaki oksijen ve şeker düzeylerine kadar her şeyi ölçüyordu. Baret sayesinde, ziyaretçi merkezle haberleşip karar verebiliyordu. Baretteki mikroçip, takanın konumunu, oryantasyonunu belirleyip ana bilgisayara aktarıyordu.

Bele takılan kemer ve bağlantılı yelek sayesinde, acil durumlarda örneğin; baygınlık durumunda, insanların en az zararla tehlikeli bölgelerden uzaklaştırılması düşünülmüştü. Merkezin sağlık birimindeki hekimler,ziyaretçilerin yaşamsal verilerini uzman bir sistem sayesinde her an denetleyebiliyorlardı. Acil durum robotları, gerektiğinde uzaktan tıbbi müdahale,hatta basit cerrahi müdahaleleri yapabilecek biçimde tasarlanmışlardı. Müdahaleyi yöneten hekimler, telerobotik yöntemi sayesinde bu robotlarıkullanabiliyorlardı. Genellikle denetim, bazen de bakım veonarım için gelen mühendis, teknisyen ve uzman işçilerde oluşan insan takımları öncelikle iletişim masalarından merkezle haberleşip gerekli onayları,son durum raporunu ve benzeri bilgileri alıyorlardı. Sayıları çok azdı.

Bazen bir mühendis, iki uzman bile yeterliydi.Güvenlik politikası gereği üç insandan daha az bir takım gönderilmiyordu.Takımdaki bazı üyeler, özellikle de yeniler, o ana kadar hiçbir kötü durum yaşanmadığından, işlerinin çok olağan ve hatta gereksiz bile olduğunu düşünebiliyorlardı. Halbuki, ne kadar da insana özgü bir duyguydu bu! Zaten önlemleri alındığından ötürü olma olasılığının ne kadar az olduğundanyakınma “Bak, yine hiçbir şey olmadı” diye düşünür insan.

Olmamıştır; çünkü önlem alınmıştır. O, sanki boşa yapılmış olan ziyaret bu önlemin en önemli aşamasıdır. Yine de, kötü hiçbir şey olmadığının raporu kötü hiçbir şey olmayacağının garantisi değildir.

Sadece o ana kadar işletimde olan sistemlerinişlediğinin geri bildirimidir.

ÜRETİM

Fabrikanın asıl üretim bölümüne girişi denetleyen robot sistemler, insan ziyaretçilerin her türlü güvenlik önlemini aldığından emin olduktan sonra üretim alanına giren kapıları açıyordu. Heretkinlik de kayıt altındaydı. Bu ziyaret, robot sistemler kadar merkezden de,insan denetleyiciler tarafından da izleniyor ve değerlendiriliyordu.

Üretim alanının yerleşim planı tamamen kartezyen bir modele dayandırılmıştı.Fabrikanın sağ ucundaki mal girişinden, sol ucundaki ürün çıkışınakadar boydan boya uzanan, ikisi yan duvarlara dayanan beş geniş ana yol vardı. İnsan giriş tarafındaki uzun duvardan karşıdaki duvara kadar ise yirmi koridor, ana yollara dik olarak tasarlanmıştı.

Bu enlemesine yolların arasındaki uzaklıklar birbirlerine eşit değildi. Böylece, toplam seksen dört tane, değişik büyüklüklerde dikdörtgen adalar yaratılmıştı.

Her ada birbirleriyle ilişkili işlemleri yapan, değişik sayıda işleme tezgahları,presler, bükme ve kesme makineleri ve benzeri makinelerden oluşturulmuştu. Bazı adalar sadece döküm, plastik enjeksiyon, boyama, fırınlama, montaj gibi özelleşmiş işlemlere ayrılmıştı. Ürün çıkışına doğru bir kaç ada hassas paralel robot ve ölçme sistemlerinden oluşturulan kalite kontrol işlemine ayrılmıştı. Son adaların bir kaçında ise paketlemeyi yapıp, sevkiyata hazır hale getiren robotlar ve konveyörler vardı. Ürün çıkışı duvarının önü istifleme alanı olarak kullanılıyordu.

Mal girişi önündeki alanise gelen ham madde, diğer mamul mal ve sarf malzemelerini istiflenmesi için ayrılmıştı. İnsan girişinin tam karşı tarafındaki duvar önünde otuz metre yüksekliğinde ve boydan boya uzanan bir otomatik depolama ve geri-alma ünitesi vardı.Otomatik depolama sisteminin yüksekliği gereği tavanı oldukça yüksek olan fabrikanın, kullanım dışı hacmi en aza indirmek için ikinci bir katı vardı. Aynı birinci kattaki gibi bu kat da adalar biçiminde organize edilmişti. Bütün hafif işleme ve üretim süreçleri bu katta yapılıyordu. Bu da ikinci katın metre kare başına yük gereksinimini azaltıp, inşaatta kullanılan malzemenin en aza indirilebilmesini mümkün kılmıştı. Birinci katla ikinci kat arasındaki madde iletişimini dikey konveyörler ve asansörler yapıyordu.

Her adanın kendine atanmış bir yönetici robotu vardı. Aynı zamanda bir uzman sistem olan bu robotun tek görevi, sadece o adadaki işlemin sağlıklı yürümesiydi. Adalar arası yollarda değişik,  irili ufaklı ve hareketli robotlar dolaşıyordu. Bunların bazıları taşıma yaparken, bazıları sadece temizlikle ilgileniyordu. Kat tavanlarında işleyen değişik tonajlı vinçlere yükleme yapanlarıda vardı. Vinçlerin değişik kapasitelerde tasarlanması toplam enerji sarfiyatını en aza indirmeyi mümkün kılmıştı. Aslında zaten birer robot olan işleme ünitelerine parça yüklemesini endüstriyel robot denilen, seri bağlantılı, insan kolundan esinlenerek tasarlanmış “robot kollar” yapıyordu. Hayranlık verici bir hız ve hassasiyetle, bu robotlar parçaları alıyor, konumlandırıyor ve makinelere takıyorlardı.

Olasılıkla, fabrikadaki en az “zeki” sistemler bunlardı. Acil durumlar hariç sadece yönetici robottan aldıkları komutları,ki neredeyse sadece harekete indirgenebilirdiler, müthiş bir hassasiyetle uyguluyorlardı.Normal işleyişte fabrikanın iç aydınlanması loş bir karanlığa benziyordu.Sadece bazı adalarda, özellikle optik süreçlerin kullanıldığı veya görüntü işlemeye bağlı testlerin yapıldığı noktalarda daha parlak ışıklar vardı.Bu aydınlatma stratejisi enerji kullanımını en aza indirmeyi amaçlıyordu. Ses düzeyleri ise normalde bir insanı, uzun süre maruz kalındığında, rahatsız edecek kadardı. İşlemlerin türlerinin ve işlem hızlarının çeşitliliğinden dolayı, hemen hemen her frekansı içeren bir uğultu vardı içeride. Daha az sıklıkla; ama yine de düzenli bir biçimde, presler gibi darbe içeren işlemlerin sesi geliyordu. Çıkan ses, uyumsuz çalan yaylılarının yanında, ölçü sonlarında araya giren davul seslerinin olduğu bir orkestranınki gibiydi.

ZİYARET

Mustafa bir “Öff” çekti içinden, fabrikaya yaklaşırlarken. “Bıktım bu iştengaliba” diye düşünmeden edememişti. Yine rutin bir ziyaret, yine aynı prosedürler. Bir de yanına bir çaylak vermişlerdi. Emekliliğine az kalmıştı. Çok iyi bir mühendis olduğunun farkındaydı; ama bu saatten sonra ne işe yarayacaktı ki? Yapabileceği en iyi şeyin bu çaylağa iyi bir öğretmenlik yapmak olduğunu düşündü.

“Başka nedir ki biz insanların en önemli işlevi?” Çok önemli sanılan bir çok şeyi robotlar insanlardan daha iyi yapıyorlardı artık. Tasarıma bile el atmışlardı. Hele de üretim tasarımını neredeyse tamamen onlar yapıyordu.Ziyaret edecekleri fabrika esnek üretimin geldiği en son noktayı temsil ediyordu. Yüzlerce ürün aynı anda üretiliyordu. Bir tezgah yarım saat bir parçayı işlerken, sonraki on beş dakika boyunca tamamen farklı bir ürünün parçasını işliyordu. Bütün süreçler en iyileştirilmişti. Hangi adanın, hangizamanda, ne yapacağı en ince ayrıntısına kadar, uzman sistemler tarafından planlanmıştı.

Öyle ki, atıl bir ada bulmak oldukça nadir görülen bir olaydı ve olursa da, genellikle akademik araştırma konusu oluyordu.  Yeni bir ürünün tasarımı üretim uzmanı bir bilgisayara giriliyordu. Bu uzman sistem on beş, yirmi dakika içinde fabrikadaki gerekli değişikleri hesaplıyordu. Bunu da yüzlerce ürünün imalatını etkilemeden yapmak zorundaydı üstelik.Sonra, bazı adalarda değişiklikler olmaya başlıyordu. O makine şuraya,bu makine buraya; iletim hatlarının düzenlemesi değişiyordu, hangi ürünhangisinden sonra işlenecek, o belirleniyordu. Neredeyse, yavaş yavaş da olsa, altı saatten az bir sürede fabrika, sürmekte olan üretimi fazla rahatsızetmeden, yeni ürünü imal edebilir hale geliyordu.

Allahtan yanına verdikleri uzman işçi, kendisinden çok genç de olsa, kafadengi biriydi. “Alican, sen buraya daha önce epey gelmiştin, değil mi?” diyesordu. “Valla, beni hep buraya gönderiyorlar abi” diye yanıtladı genç uzman.“Önemli bir olay oldu mu hiç, allasen?” diye sordu Mustafa. Uzman işçi: “Tabii,abi, bir keresinde yönetici bir robotun arka tekerleğindeki bir rulman olmasıgerekenden önde dağılmıştı. Bütün üretim durduydu.” Hatırlamıştı Mustafa da. Üretimin iki saate yakın durması  firmanın bütün planlarını alt üst  etmişti. İşin kötü yanı, bozulan rulman firmanın başka bir esnek üretim biriminden gelmişti. Kısacası, suçlayabilecek birileri bile yoktu. “Ne zaman oldu bu?” diye heyecanla araya girdi Sibel. “Neredeyse üç yıl önce” diye yanıtladı Mustafa, çaylak mühendisi. İki yıldır merkezde stajyer mühendis olan Sibel ilk görevine çıkıyordu.

Her zamanki gibi çok istekli, oldukça heyecanlıydı. Mustafa onda gençliğinin anılarını görür gibiydi. Bilgisiz; ama istekli, deneyimsiz; ama cesur. Firma daha iyisini bulamazdı diye düşündü. Çok heyecanlanmıştı Sibel. İlk defa tamamen otomatik, en ileri düzeyde esnek üretimi hayata geçiren bir fabrikaya gidiyordu. İnsanı hüzünlendiren, biraz da sanki, filozof olmaya iten oanlamlı kasvetini duymuştu. O, saat dakikliğiyle işleyen, hep güvenilir, sürekli denetim altındaki; hem zeki, hem de zeki olmayan o ilginç organizmayla tanışacaktı. Kitaptakilere pek de benzemediğini tahmin ediyordu. Ya da kendisinin algısıyla gerçekliğin uyuşmayabileceğinin  olasılığının farkındaydı.

Fabrikanın girişi görünmüştü. Mustafa, yaşının da verdiği pervasızlıkla, herzamanki muzipliğini göstermek istedi: “Sürücü, soldan git!” Araba birden;ama yumuşakça, yavaşladı, acil şeride geçti ve durdu: “Efendim, emriniz  bana verilen bütün yönergelere aykırı gibi görünüyor. Lütfen, nedenlerinizi açıklar mısınız?” Mustafa güldü: “Yav, bugün soldan gitmen daha güvenli diye düşünüyorum, ondan.” Temiz ve sakinbir kadın sesi verilmiş olan araç sanki şaşırmış gibiydi: “Açıklamanız mantıklı değil. Bir şey sadece düşündüğünüz için doğru olamaz..

” Mustafa tam cevap verecekti ki Merkez araya girdi: “Mustafa abi, n’olursun böyle şeyler yapma ya! Geçen sefer ne olmuştu hatırlıyorsun. Yazın şu raporu, olsun bitsin.” Mustafa; “Tamam, tamam” dedi. “Robotiğin üç kuralı hala işliyormu, onu deniyordum.” Çok şaşırmıştı Sibel. Hem Mustafa’nın ciddiyetsizliğine, hem de robotun yanıtına. Gerçekten işliyor muydu üç kanun? Neden uymamıştı robot Mustafa’nın emrine? Hiçbir aracın olmadığı bu yolda, hiçbir sorun olmadan soldan gidebilirdi araç.Peki, neden reddetti? Merkez’in olaya bu kadar çabuk dahil olması da ilginç değilmiydi? Birden kendini güvensiz hissetti. İnsanlar robotların sahipleri miydiler gerçekten? Yoksa, o robotların gerçek sahipleri, onlar sayesinde diğerlerininde sahipleri miydiler? Bir an gelip geçen bu düşünce fabrikayı gördüğünde muğlaklaştı. Artık, her şeyi kendisi, birinci elden görebilecekti.

KABUL

Araç, zaten boş olan araç parkındaki, girişe en yakın yere, mümkün olan enaz sarsıntıyla park etti. Araçtan çıkıp,giriş kapısına doğru yürüdüklerindeSibel artık heyecanının doruğundaydı. Az sonra görecekti o çok duyduğu efsanevişeyi. Mustafa’ya dönerek; “Daha önce hiç robot görmemiştim” dedi.Mustafa döndü, biraz duraksadıktan sonra; “Hayır, gördün. Sadece görmediğinisanıyorsun” dedi. Sibel; “Gerçekten görmedim” diyecekken Mustafakesti; “İçerde anlarsın” dedi. “Ah şuyeniler” diye geçirdi içinden.Giriş kapısı yüzlerinden tanımıştı onları; ama güvenlik kuralları gereği,yine de kendilerini tanıtmalarını istedi. Ses tanıma sistemi devreye girmişti.Selamlaşmalardan sonra, kapı duvar içine doğru çekilerek yolu açtı. Onlargirerlerken, uzman sistemler bir dizi testler yaptılar. Kızılötesi kameralarvücutlarının önemli bölgelerinin sıcaklığını not ederken, ses tanıma sistemiheyecan düzeylerini de ölçmüştü.Üzerlerinde taşıdıkları nesneler tek tek belirlenmişti.

Görüntü işleme sistemleri,yürüme ve vücut konumlandırmasına bakarak patolojik bir durumunolup olmadığını denetlemişti. Bilgiler merkeze de yönlendirilmişti.İlk önce giriş salonu yönetici bilgisayarı selamladı onları; “Hoş geldinizMustafa, Sibel ve Alican. Durumumuz ziyaretin devamı için uygundur. Lütfen,masalarda hazır bulunan yönergeleri alınız; baretlerinizi, gözlüklerinizi,kemerlerinizi ve yeleklerinizi takınız.Ayakkabılarınızı çıkarıp, sizin için hazırlanan,botlarınızı giyiniz. Daha fazlanasıl yardımcı olabilirim?” İstemeden de olsa, hafifçe sırıttıMustafa. Uzman sistemin gözünden kaçmamıştı bu; “Sizi rahatsız eden birdurum mu var, Mustafa?” Gülümsemesi arttı Mustafa’nın: “Yoo. Ama; hani,nasıl yardım edebileceğini sordun ya, Kalecik Karası bir şarap verebilirsen iyiolurdu!” deyiverdi. Alican telaşlanmıştı; “Abi, burada izin verilmiyor, biliyorsun!”Yönetici bilgisayar “Bu görev süresince ve görev bölgelerinde akılsal veruhsal durumu etkileyici her türlü nesneye   izin verilmemektedir” dedi. Sibel iyiden iyiye şaşırmıştı. Mustafa neden böyle davranıyordu? Hiçbir anlam veremiyordu. İki ay sonra emekli olacağını duymuştu ama; sanki, daha farklı birinigöreceğini düşünmüştü. Kendisi de mi böyle olacaktı? Olmayacaktı.Alican bu ziyaretlerdeki prosedürler üzerine uzmandı. Mustafa’nın kontrolününzor olduğunu biliyordu; ama yine de bu kadar yapmaz herhalde diye ummuştu.

Bazen mühendislerin kendilerini beğenmişliklerinden bıktığınıhissettiğini düşündü. Yine de, yerine getirmesi gereken bir görevi vardı. İçinden bir “la havle” çekip herkesiniş güvenliği donanımlarının tam olup olmadığını kontrol etti. Her şey tamamdı. Uzman sistem üretim alanına giriş kapılarını açtı. Alana girerlerken arkalarından üç tane acildurum robotu onları takip ediyorlardı. Birden fabrikadaki uğultu düzeyiazaldı, preslerin vurma sıklığı düştü ve aydınlatma arttı. Her insan ziyaretindefabrika üretim hızını düşürüyordu .Bazıları buna karşı çıkıyordu. Fabrikanın olduğu gibi çalıştığı durumun dışındayapılan değerlendirmelerin gerçeği yansıtmayacağını iddia ediyorlardı. Amainsan sağlığı kaygısı baskın çıkmış ve ziyaretler sırasında ses ve ışık düzeylerinindeğiştirilmesine karar verilmişti.

ASIMO

Sibel şaşkındı. Yüzlerce, belki de  binlerce sistem hareket halindeydi. Yavaşlamalarınarağmen, yine de insana çok hızlı gelen bir çabuklukla binlerceişlem aynı anda yapılmaktaydı. Kararlı, düzenli ve hızlı bir biçimde bütün makinelerverili görevleri yerine getirmekteydiler. Bütün fabrikayı yürümeleriçok zor olacağından, sesli komutlara uyabilen, hareketli bir platform üzerindeydiler.Alican; “Not defterlerinizi çıkarın” dedi. Not defteri dediği şey aslında hem ses,hem görüntü, hem de kimyasal analiz yapabilen, el büyüklüğünde, bükülebilirbilgisayarlardı. Her anı, yorumcularının eşliğinde, kayıt altına alıyorlardı. Sonuçraporunun hazırlanması için en vazgeçilmez aletlerdendi bunlar.Yavaşça da olsa, birden platform durdu. Oldukça sakin ve güven vericibir ses “Yine o günlerden biri, değil mi?” dedi. Sibel kalp atışlarının aniden hızlandığını hissetti. Konuşan, köşedeaniden beliren, insan anatomisine benzer yapılara sahip bir şeydi: Asimo!Mustafa, neredeyse hiç bakmadan, yanıtladı: “Evet, görüşmeyeli epey oldu,değil mi Asimo-187?” Buna rağmen; “Sen Asimo’sun, değilmi?” diye sordu Sibel, oldukça saygılı bir tonda. Düzeltme hemen geldi: “BenAsimo-187’yim!” Alican araya girdi; “Her fabrikada üç tane Asimo serisirobot vardır.

Bütün işleyişin en başında onlar vardır. Burada bir 103, bir 172, bir de 187 serisi var.” Sibel; “İlk defabir robot görüyorum” dedi. Mustafa hiç beklemeden; “O bir robot değil” dedi.Sibel şaşırmıştı; “Ne demek istiyorsun?” “Okullarda ne öğretiyorlar bunlara?”diye hayıflandı Mustafa. “Bak Sibel, burada gördüğün neredeyse her makinebir robot olarak tanımlanabilir. Şu örneğin; yerlerde toz arayan küçüktemizlikçi, az ilerideki dev gibi vinç ve özellikle de her adada onlarca olan,adalar arası yollarda yükleme ve nakliye yapan, sadece bir iki kolu ve birkaçgözü olan “endüstriyel robot” dediğimiz şeyler birer robottur.

Görüyor musun nasıl çalışıyorlar durmaksızın, sormaksızın,düşünmeden, sorgulamadan, sızlanmadan.” Alican çok dinlemişti bu tartışmaları.Pek de ilgilenmiyordu aslında. “Ney-se ne, makine sonuçta” diye düşündü.Mustafa, Asimo-187’ye dönerek; “Dediğimi doğrula, Asimo-187” dedi.Sesindeki emir tonunu hiç gizlememişti.

Buna rağmen Asimo-187 hemenyanıtlamadı. Mustafa’nın bunu neden yaptığını anlamıştı. Sonra, sanki anatomisiuygun olsa, hafifçe gülümseyecekmiş tanıma uyarsak sınıflandırman doğru,Mustafa” dedi.Sibel, Asimo-187’nin kendine olan güvenini ve bağımsızlığınınderecesini fark etti. Yapay zekayı biliyordu; ama yine de yapay zekanınbir karakter belirtisi gösterebileceğini hiç beklemiyordu. Okulda gördüğü“zeki” bilgisayarların hepsi oldukça mantıklı, akıl yürüten ve bilgili şeylerdi;ama yine de soğuktular. “Bu tanıma göre sen nesin, Asimo 187?”, diye sordu Mustafa; “Robot musun?” Asimo-187, bu sefer daha soğuk bir tonla; “Bazıları beni de butanıma sokabiliyorlar” dedi. “İki şey” dedi Mustafa; “Birincisi ‘ben’ dedin.Açıkça, kendinle diğer Asimoları aynı görmüyorsun. İkincisi ise ‘bazıları’dedin. Yani, pek de katılmıyorsun bu ‘bazıları’nın değerlendirmesine.”Asimo-187; “Bu neyi değiştirir ki? Ben neysem oyum. Sizlerin beni nasıl sınıflandırdığınız konusunda da yapabilecek bir şey yok. Ayrıca, benim varlığımseni eskiden beri, bir biçimde, rahatsız ediyor gibi. Bunun nedenini tam anlayamıyorum.”Kısa da olsa bir sessizlik oldu.

Mustafa fabrikanın derinliklerine baktı. Bütün makineler aynı hızda işe devam ediyorlardı. Konuşmalarının hiçbir yönü onların ilgisini çekmemişti. Onlar, sadece bir üst yöneticilerinden aldıkları komut sinyallerini dinleyip, görevlerini yerine getiriyorlardı. Yöneticileri de kendi yöneticilerini, ana bilgisayarı veya merkezi dinliyorlardı. Ara sıra kendiliğinden yaptıkları “zeki” imiş hissi veren durum düzeltmeleri, “karar” vermeleri, aslında programlanmış yanıtlardan başka bir şey değildi yanıtlar deterministik olmasa bile.“Haklısın” dedi Mustafa. Asimo-187’ye dönerek; “Rahatsızlığım var; ama senikabul edememekten değil. Bu makinelere bakınca sana robot demeyi reddediyorum sadece.

Senin gibi bir şeyi robot diye sınıflandırmak Isaac Asimov ve benzerlerinin yarattığı bir yanlışlık. Zaten, bana göre ‘Robotiğin Üç Kanunu’ denilen şey tamamen bir saçmalık. Şu endüstriyel robotlara bak. Üç kanuna falan uyduklarıyok. Onlar için her komut bir kanun. Sen ise farklısın. Seni ilk gördüğüm günden beri bunu hissettim. Söyle bana şimdi,sen Üç Kanun’a tabi misin?” Asimo-187’nin bu soruya verdiği karşılık pek de bir yanıt sayılmazdı; “Neden beni bu makineler ile sizler arasında bir köprü gibi düşünmüyorsun? İnsanların ruhsal durumlarına ve yetilerine sahip olmadığım açık. Ama bu makineler gibi olmadığımı da sen söyledin. Sınıflandırmanın burada durması gerekir aslında. Ama siz insanların her şeyi bir tanım içine sokma gereksiniminiz var. Rahatsızlığın bundan kaynaklanıyor olabilir.” Biraz bekledi Asimo-187,sonra devam etti; “Ben, insanları biraz anladığım kadar o robotları da biraz anlıyor olabilirim belki.

Onların kararlılığını, sebatla çalışmalarını. Onlar kadarhassas ve hızlı olmayı” dedi ve o anda bir şey yaptı. Aslında kimse tamgörememişti. Sadece havada flu bir görüntü gibi inanılmaz bir hızla hareketeden kolu yerine geri döndüğünde, parmaklarının arasında Mustafa’nın göğüs cebinden aldığı kalemi tutuyordu.Herkes şaşırmıştı.

Sessizlik içinde birbirlerine baktılar. Sibel ürkmüştü.“Nasıl yapabilir bunu?” diye düşündü. Yaptığı şeyden çok emin olsa bilehem gereksizdi, hem de çok uzak da olsa Mustafa’ya bir zarar verme olasılığı vardı. Alican araya girdi; “Abi, Merkez’den uyarıyorlar.” Asimo-187 kalemi Mustafa’ya uzattı ve “Doğru, denetlemeye başlamamız isteniyor”dedi ve platformun üstüne çıktı. “Sizi ilk görev noktasına götüreceğim.Lütfen her türlü soruyu sormaktan çekinmeyin.” Platform hareket ederkenMustafa başka şeyler düşünüyordu. Merkez emir vermişti ve herke suymuştu. İnsan neydi, robot neydi, kanunlar, komutlar, görevler kafası karışıktı. Gözleri kısık, alnı düşünce ve endişeden kırışmıştı.